28 Aralık 2024 Cumartesi
Bu Kalem Yazıyor
23 Ekim 2024 Çarşamba
Türk'e Kefen Biçenin Ölümü
Vurmak, vurulmak, vuruşmak da iş değil
Hem terörü alkışla hem şehidi yere göm
Din iman hikaye vicdan ise hiç değil
Hem teröristi akla hem kürsülerde sakla
Hem de bu milletin başının üstünde dön
Leş kargası şereflidir sizin gibi alçaktan
Namussuz bile bilir başına geleceği
Siz şirazeden çıkmış, geme basmış at gibi
Siz yarasına tuz basılmış bir surat gibi
Siz ölümü bekleyin, ekşisin suratınız
Siz ölümü bekleyin, çünkü yok muradınız
Önünüze eğilen çanaklardan içtiniz
Aklınız eremedi, yanlış düşman seçtiniz
Bize yağılık edecek ne bilek ne yürek var
Bir iki tevazunun arkasını boş sanıp
Oysa yüreğiniz yemez, bilir içimizdekini
Aklınıza yenilip kendinizden geçtiniz
Ulan it enikleri yanlış düşman seçtiniz
Şimdi ölüm beğenin, ölümlerin içinde
Sizi toprak da almaz, yakalım ruhunuzu
Bence, önce kıralım bütün kemiklerini
Memleketin itlerine pay edelim güzelce
Hem köpekler aç kalmasın hem işimiz görülsün
Bu piçlerin de defteri böylelikle dürülsün
Ya da çarmıha gerelim ne bilgeymiş yahudi
Çivileyelim, açlıktan susuzluktan kırılsın
Canlıyken hâlâ bedeni, kuşlar etini yesin
Istırabına mukabil biz de hayır edelim
Fakirin, gurebanın yüzü de biraz gülsün
18 Ekim 2024 Cuma
Ama Ben de Varım
Sıkıldın mı?
Bunaldın mı kendinden?
İçinde olduğun bedenden yoruldun mu?
Bir de etrafındakilere sor.
Bakalım onlar da yorulmuşlar mı oldukları kişi olmaktan.
Yalnızca sen ya da ben yorulmuş olamayız her kim isek o olmaktan.
Muhakkak başkaları da vardır.
Muhakkak başkaları da vardır.
Muhakkak başkaları, davardır.
Evet.
Başkaları davardır.
Yani bir düşünsene yolda yürürken karşı kaldırımdan yürüyen ve mal mal sana bakan bir davar görmedin mi hiç?
O kişi kimdi?
Başkasıydı işte.
Evet o bir davar.
Hatta bazıları devedir, bazıları at.
Her ne kadar binek olarak kullanılmasa da çoğusu davardır ve üzerine başkaları biner.
Ama çoğusu da vardır.
Varlar ve fikirleri de var.
Varlar ve kendi değer yargıları da var.
Hiç kimsenin fikrini duymak istemiyorum ben .
Zira kendi fikirlerim bana fazla bile geliyor.
Bir fikir daha kaldıramam.
Kimsiniz lan siz bana fikir verecek?
Amına koyduğumun davarları.
Ben kendi kararlarımı kendim verebilecek kudrete sahibim.
Başkalarının benim hakkımda verdiği kararların kölesi değil.
Bizatihi kendi doğrularımın efendisiyim.
Kimsiniz oğlum siz bana öğüt verecek.
Kimsiniz oğlum bana değer yargıları dayatacak.
Ben sizden değilim.
Benim kendi doğrularım kendi yanlışlarım var.
Eğer bir değer yargısına ihtiyacım varsa bunu köhne yargılarınızda bulamam.
Kendim düşünürüm, kendim karar veririm.
Kendim uygularım.
Çünkü ben varım.
Ama işin kötüsü siz de varsınız.
Lakin ben var olduğunun farkında biriyken.
Siz davarsınız.
Hiçbir şeyin üzerine düşünmeden, tartmadan olduğu gibi kabul eden bir sürüden ibaretsiniz.
Oysa ben her şeyi sorguluyor, sorguluyorum.
Sonra aklıma yatanı tutup kalanı atıyorum.
O attıklarımın hepsi sizin kabulünüz.
Yapacak bir şey yok varsınız işte.
Ama ben de varım.
15 Ekim 2024 Salı
Erzurum'un Delileri 2
Ailesi tarafından eline tutuşturulan sakız, çakmak yahut çakmak gazı gibi malzemelerle bütün Erzurum'u dolaşan ve elindeki sakızlarla yanaştığı insanlara sakız almalarını salık veren pazarlama dahisi bir delimiz daha var: Deli Memmet. Kendisinden sakız almayı reddeden insanların dini-milli ya da diğer insani duygularıyla oynayarak satış yapmak çerçevesinde gelişmiş, tam bir gerilla pazarlama örneği olan satış stratejisinin işleyişi şu şekilde: Delimiz satmak istediği ürünler elinde olduğu halde avına kararlılıkla yaklaşır. Ardından elinde satmak için hazır bulundurduğu ürünü avına uzatarak satın almasını söyler. Eğer bahse konu av bu satın alım işlemini gerçekleştirmezse delimizin gizli silahı ortaya çıkar ve delimiz kendisinden ürün almayı reddeden kız babasını ''Almazsan kızına küfüy edeyim.'' diyerek ikna eder. Genelde ediyordur ama kızını aşırı seven ve kendisine satış yapmak isteyen kişinin bir deli olduğunu anlayamayan babalara denk gelince dayak yemişliği de çoktur Mehmet'in. Ayrıca muhafazakâr avlarını ''Almazsan Allah'a söveyem.'' demek marifetiyle elindeki ürünü satın almaya mecbur bırakan pazarlama uzmanı delimiz, satış yaptığı bölgenin dini ve milli hassasiyetlerine yönelik pazarlama stratejisiyle Coca-Cola'nın ramazanlarda yaptığı aile meclisi reklamlarına taş çıkarır niteliktedir. Bir de ''tam para'' fetişi olan bu mümtaz delimizin elinde elli kuruş varsa o elli kuruşu bir TL'ye tamamlaması gerekir ve yarım paralardan nefret eder.
Bir gün akşamüzeri kahvehanede otururken bu deli girdi içeri ve geçip bir masaya kuruldu. Masaya oturunca bir çay istedi ve çıkınını masanın üzerine açtı. Bu çıkın onun cüzdanıydı ve o günkü hasılatı saymaya çalışıyordu. Önce kağıt paraları saydı, ardından demir liraları saymaya başladı. Demir birliklerden sonra yirmi beş ve elli kuruşları kuruşları bir liraya tamamlayarak saymaya devam etti. Bütün demir paraları tamladıktan sonra elinde bir tane elli kuruşluk kaldı ve bu artan yarım lira ile sağına soluna bakmaya başladı. Hemen yan masasındaki adamın yanına gidip avucundaki elli kuruşu adama göstererek acizlenen bir dille ''Bene elli kuyuş vey.'' dedi. Adam elini cebine attı ve dilenci sandığı bu deliye cebindeki bütün bozukları verdi. Bu bozukların içinde bir liralar elli kuruşlar ve yirmi beş kuruşlar vardı. Memmet parayı veren adamın önünde dikilir halde beklerken avucunun içindeki paraları tamam etmeye çalıştı fakat bütün paraları tam ettiğinde elinde fazladan yirmi beş kuruş kaldı. Önce artan yirmi beş kuruşa baktı sonra parayı ona veren adama dönüp ''Yani ki eylik ettin he, anan amına goyim.'' dedi.
Deli Kadir: Bu deli daha önce anlattığım delilerin en tehlikelisi olabilir. Yine de cana bir zarar vermez ancak malınıza ziyanı dokunabilir. Siz kahvehanede oturmuş yeni gelen çayınızdan daha bir yudum almadan ve yeni açtığınız sigara paketini masanın üzerine çıkarmışken gelip, önünüzde duran ve dumanı üstünde çayı masadan alıp bir dikişte içebilir. Ardından masanızın üzerinde duran sigaranızı göstererek ''Hele bi tene cigara veeeerrrr!'' diye bağırabilir. Bu yüksek oktavlı ses karşısında ona itaat etmek isteyebilir ve sigarayı verirsem buradan savuşup gider diye düşünebilirsiniz. Ancak sigarayı verdikten sonra '' Bide bi yaaaahhhhğğğğ!'' diye haykırır. Eğer kulağınızın dibinde böyle bağırılmasına alışkın değilseniz Deli Kadir geldiğinde sigaranızı cebinize koyup çayınızı elinize alabilirsiniz.
Deli Nazif: Eskiden Erzurum'un hızlılarından olduğunu işittiğim Nazif, adı gibi naif ve zararsız bir deli. Konuşmalarının sonuna ''He mi? He. He vallah.'' gibi şeyler eklemeden bitiremiyor cümlelerini ve sürekli bir yerlere gideceğinden bahsediyor. Bir gün İstanbul'a gideceğini bir başka gün ise Almanya'ya gideceğini söylüyor. Ya da İstanbul'dan gelecek birinin ona yardım edeceğinden dem vuruyor. Eskiden hızlı olduğunu söylediğim Nazif memleketin en şık kıyafetlerini giyip öyle geziniyormuş ortalıkta ve o zamanlar henüz aklı yerindeymiş. Tam olarak neden aklını yitirdiğini bilemiyorum fakat aile üyelerinden kayıplar yaşamış ve buna katlanamamış gibi şeyler işitmiştim. Peki şimdi nasıl giyiniyor dersiniz Şık Nazif Efendi? Kim ne verse onu giyiyor. Hiç aldırmıyor giyimine kuşamına. Onu pembe bir kız çocuğu montuyla dolaşırken de görebilirsiniz, bir takım elbiseyle de ve fakat spor ayakkabılar yahut terlik giymiş olabilir ayağına. Kendisinden bahsederken ''İstanbul'dan doktor gelsin Nazif'i ameliyat etsin.'' diye bahseden Üçüncü Tekil Nazif nevi şahsına münhasır konuşmasıyla da ilgi çekici delilerimiz arasında yer alıyor.
...
6 Ekim 2024 Pazar
Hükümet'in Kadın Ajanları
Genç adam elleri ceplerinde dalgın dalgın dolanıyordu. Rüzgar, artık iyice seyrelmiş olan güçsüz saçlarını yalayıp diğer tarafa yatırıyordu. Saçlarının rüzgara dayanak olmadığı ve de saçlarına dokunulmasını sevmediği için kapüşonunu rüzgarın şefkatine inat kafasına geçirdi. Derken birden telefonu tatlı tatlı çaldı sandı fakat telefonu çalmıyordu. Bacaklarındaki kıllar pantolonunun cebindeki telefonun ağırlığıyla eziliyor ancak saç tellerinin aksine güçlü oldukları için titreşim havası veriyordu yürürken. Zil sesi ise gaipten geliyordu. Yürümeye devam etti genç adam ve bulanık havanın yağabileceğinden endişe ederek evine gitti. Eve vardığında üstünü başını çıkarıp pijamalarını giydikten sonra telefonunu eline aldığında iki bildirim gördü ekranında. Bildirimler, içerisinde evlilik düşünen, düşünmeyen, düşüneyazan, düşünümtırak vaziyetlerde olan ve içlerinde düşkün, düşsüz ve de işsiz güçsüz bir takım kimselerin birbirleriyle eşleştiği bir uygulamadan geliyordu.
Bu bildirimlerin dediğine göre kendisinden hoşlanan bir kadın onunla tanışmak istediğini belirtiyor, konuşmak istiyordu. Genç adam hemen kadının profiline girdi ve üç-beş resmine bakınca aşık oldu ona. Kadının fotoğraflarıyla aşk yaşamaya başlayan genç adam heyecanlandı ve kalbi yerinden çıkacakmış gibi dövünce göğüs kafesinin surlarını, kadına cevap yazmak istedi. Kendini tanıtıp bu duruma olumlu baktığını belirten bir mesaj gönderdi. Ardından muhabbetleri şerbetlenen ikili zaman zaman aşık olup çoşarken zaman zaman ise maşuk olmanın verdiği hüznü paylaştılar. Aradan bir ay geçmemişti ki genç adam kadının yanına varmayı ve onu görmeyi dilediğini belirtti.
Genç adamın bu tutumu kadını sevindirmiş göründü. Fakat aynı zamanda gerdiği de bir gerçekti. Bu gerginliği sevgilisine de bulaştıran kadına genç adamın cevabı şöyleydi;
Sen gülün goncasısın
niye böyle gerildin
Göklerden indirildin
yüreğime verildin
Değil maksadım germek
seni kendime almak
Çünkü sen seçtin beni
her anıma serildin
Benim gibi herkesler
bir tanrının kuludur
Senin gibi bir-çoklar
fukaranın puludur
Bırak da ben olayım
yüreğindeki sızı
Öğrenelim birlikte
hangi filmin sonudur
Bunu duymak kadını rahatlatmış göründü ve bu genç adamla anılmaktan mutluluk duyduğunu hissetti birden. Kadın huzur bulunca genç adamın da güveni tazelendi ve kesin bir kararla bir gün belirlediler. O gün de genç adam yola çıkacak ve memleketin diğer ucuna, aşığının yanına gidecekti.
Gün geldi çattı ve genç adam yola çıktı. Yolu yarıladığında kadının gerginliği nüksetmiş genç adamla tartışmaya başlamıştı ve fakat dönülmez akşamın ufkunda olan genç adam yangına körükle gitmemek gerektiğini bilmiyor haliyle de kadının üstüne gidiyordu. Kadın alttan almayı bilmeyen genç adamı üstten alıyor ve sık sık vazgeçtiğini yineliyordu. Genç adam bunun sebebini anlayamıyor, anlayamadıkça sinirleniyor ve seyehat ettiği otobüsün yolcularına aldırmadan kadına bağırıp çağırıyordu. Nihayet bir ayrılık konuşması yapıldı ve aşıklar zaten kesişmeyen yollarını yıkıp zaten yüzmeyen gemilerini yaktılar.
Aradan biraz zaman geçti ve yolculuğuna bir molayla ara veren genç adam kara kara gideceği memleketi düşünüyor halde buldu kendini. En azından gider gezerim diye geçirdi içinden. Tam bu sırada bacağı titredi ve telefonunun zil sesini duydu. Fakat bu sefer ses gaipten gelmiyordu. Arayan kişi eski sevgilimtırağı kadındı. Konuşmak istiyor ve fevri davrandığı için özür diliyordu. Yoluna devam etmesini çünkü buluşacaklarını ve mutlu olacaklarını söylüyordu. Genç adam bu durumu anlamamıştı zaten. Olayın sıcaklığıyla ayrıldıklarına üzülememişti bile, ama barış ilan edilmiş olmasına sevinmişti. Bu şevkle yoluna devam etti genç adam ve kadınla otogarda karşılaşacağı anın merakıyla uykuya daldı. Gözünü açtığında tepesinde dikilen muavinin onu uyandırımaya çalıştığını ve muavinin arkasındaki camdan sisli tepelerin geçtiğini gördü. On beş dakika sonra otogara gelmişlerdi. Otobüsten indi ve muavine bavulunun yerini gösterip telefona sarıldı. Sevgilisini görmeyi umuyordu ama onu böyle uyku sersemi bir halde görmeyi ummamıştı elbette. Kadını aradı fakat telefonu çalıyor olmasına rağmen açılmıyordu. Bir terslik olabilir diye düşündü. Sonra kadını tekrar ve tekrar aradı. Kadın telefona cevap vermiyordu ve genç adam da otobüsten baya uzaklaşmıştı.
Otobüse dönüp baktığında otobüsün hareket ediyor olduğunu görünce, kulağında telefon olduğu halde otobüse doğru seğirtti. Otobüs gidiyordu ve yakalayamayacağı kesindi. Ancak o an tek başına duran bavulunu gördü. Bavulunun başında saatlerce bekledi, kadın gelmemişti ve telefonlarına da bakmıyordu. Otogardaki banklardan birine oturup otogarın uğultusunu dinlerken kadını tekrar aradı fakat bu sefer de aradığınız numaraya ulaşılamıyor diyordu. Kadının başına bir iş gelmesinden korkuyordu ancak öte yandan kadının onu aldatmış olabileceği de geliyordu aklına. Kadının başına bir iş gelmiş olmasını onu aldatmış olmasına yeğliyordu. Bu sırada mesajlaşmalarını kontrol etmeye başlayan genç adam kadının ona daha önce bahsettiği kafeye gitmeye karar verdi. Otogardan bindiği taksiye adresi söyledi ve oraya doğru yola çıktı. Bu yolculuk arabanın içindeki havanın sıcaklığı ve şoförün boktan muhabbetiyle iyice ısınıyordu fakat genç adam olanlar aklına geldikçe soğuk terler döküyor, döküyordu.
Bu esnada taksici, genç adama gitmek istediği mekana neden gitmek istediğini sordu. Genç adam ''Bir arkadaşımla randevulaştık, o yüzden gidiyorum.'' diye cevap verdi. Taksici ise ''Otogardan aldığım çoğu erkek o mekanda arkadaşıyla buluşmaya gidiyor.'' dedi. Zaten işkillenen genç adam iyice kötü olduğu için ''Abi vazgeçtim ben oraya gitmeyelim, sen en iyisi beni otogara geri bırak.'' dedi. Taksici hiç ikiletmeden kavşaktan dönüp otogara doğru yol almaya başladı. Kendisinin bir halt yediğini sanan taksici utancından konuşmaya devam etmedi. Genç adamı otogara bıraktı ve sırasını beklemek üzere arabasını durağa çekti. Genç adam ise elinde koca bir hiç olduğu halde memleketine dönüş biletini alıp uzakları seyrede seyrede evine döndü.
Bu sırada kadın başka erkeklerle eşleşmeye devam ediyordu elbette. Tuzağına düşürdüğü erkekleri seyehatlere çıkarıp seyehat acentelerini, yolda yiyip içtikleri ile otogarlarda ve dinlenme tesislerinde satış yapan esnafı, genç erkeklerin gittikleri şehirlerdeki kafeleri-restorantları zenginleştiriyor bu sayede evinde kös kös oturan genç erkeklerin harcamak için bir yer bulamadıkları paralarını harcamalarını sağlıyordu. Bu kadın sıradan bir kadın değildi. Bu kadın hükümetin kadın ajanlarından biriydi ve ona verilen parola ''Alın verin, ekonomiye can verin.'' idi. Hükümetin iç turizm ajanlarından olan bu kadın genç adama gerçekten tutulmuştu ama kutsal vazifesi yüzünden aşkını kalbine gömüp vatanına hizmet etmeye devam edecekti.
19 Eylül 2024 Perşembe
Erzurum'un Delileri 1
On yaşıma kadar Aşkale'de yaşadım. Aşkale'deyken adını sürekli işittiğim bir deli vardı. Aşkaleli olmasanız bile hepiniz bu seslenişi duymuşsunuzdur: Deli Memmet. Deli Memmet zararsız bir deliydi ama aileler çocuklarını ''Deli Memmet'' ile korkuttukları için zararlı sayılıyordu. Deliydi ve ne yapacağı belli olmuyordu. Yoldan geçen bir adama parmak atabilir yahut adamın önünde diz çöküp yalvarabilirdi. Neden böyle yaptığıyla ilgili kimsenin bir fikri yoktu elbette ama bence deliler toplum onları olduğu gibi kabul edemediği için deli diye nitelendirilen ortalama vatandaşlardan ibaret. Neyse konumuz delilerin toplumdaki yeri değil, delilerin kendileri ve yaşamlarından garip hikayeler. Bu hikayeler ben Erzurum'a taşındığımda birikmeye başladı ve hala birikmeye devam ediyor.
Gez Mahallesi'ne taşındığımızda o mahalledeki evi satın alma sebebimiz gideceğimiz ilkokula yakın oluşu idi. Abim liseye geçmişti ve ben de orta okula geçmek için bir yıl o ilkokulda okuyup mahalleye alışacaktım. Kız kardeşimin ise o okulda geçirmesi gereken 3 yılı vardı. Mahalledeki arkadaşlıklarımız dövüş-tutaş gelişmeye devam ederken mahallede bir de delimiz olduğunu öğrendim. Aslında delimiz olduğunu öğrenmem biraz garip oldu çünkü akşamüzeri evimizin terasında otururken duyduğum ''de ve li'' seslerinin uzatılarak bağırılması beni mahalleyi kuş bakışı izlemeye itmişti. Mahallenin üst başında duran abimin yaşıtları yahut daha büyükler hep bir ağızdan ''deeeeeee-liiiiiiiiii'' diye bağırıyorlar ve mahallenin alt başında şişman kel bir adam onlara hitaben ''anan aaaaa-miiiiiii'' diye cevap veriyordu. Bu şişman kelin tek esprisi ona ''deli'' diye bağrıldığında ''anan ami'' diye cevap vermek değildi elbette. Deliydi, çünkü zeka geriliğinden ileri gelen yaş hesabı bilmeme gibi bir durumu vardı. Mesela mahallede koşup oynayan küçük bir kız çocuğuna aşık olmuştu bir ara ve yine aynı dönem tımarhaneye kapatıldığıyla ilgili bir şeyler işitmiştim. Fakat bir iki yıl sonra tekar çıkagelmişti mahalleye. Gez Mahalle'sine taşınır taşınmaz gördüğüm ilk deli adını bile bilmediğim bu ''deeeeee-liiiiiii'' olmuştu fakat son olmayacaktı.
İkinci tanıştığım delinin ismi Ramazan ve kendisi Ramazan yahut Kurban demez mesaiye devam eder bir delidir. Hatırladığım kadarıyla onu şöyle tarif edebilirim: Karganın henüz bokunu yememiş olduğu, sasbahın en erken saatlerinde evini terkeden bu güzide delimiz, her gün utanmadan, sıkılmadan, yorulmadan ve de darılmadan bütün Erzurum'u karış karış gezerdi. Mahallemizden geçerken elindeki teypten kaideli ilahiler açar ve mahallenin ortasında kendinden geçercesine zikir çekerdi. Hay-huyların havada uçuştuğu mahallemizden geçerken çocuklara bağırır, bazen de toplarını tekmeleyip kaçardı. Aşkale'deki ''Deli Memmet'' gibi ''Deli Ramazan'' da ailelerin çocuklarını korkutmak için kullandığı bir metaydı ve popüler bir deliydi.
Bir sonraki delimizin de yine ''deeeee-liiiiii'' gibi ismini bilmiyorum fakat ismini öğrenebileceğim kadar çok yaşamadığı içindir muhtemelen. Bu delimiz erkenden ölüp gittiği için olsa gerek, insanların hep şükranla yadettiği ve zararsız olduğuna inandığı şahsiyet sahibi bir deliydi. Kendisini tarif etmek gerekirse Amerikan rüyasını yaşayan homlıs bir vatandaşı getirebilirsiniz aklınıza. Zira kendisi bir homlıs idi. Ama öyle ''Morgıçdan battım, evim yok ,arabada yaşıyorum, çok kötü durumdayım.'' diyen az homlıslardan değil adam gibi adam ve arabasız, homlıs oğlu homlıs idi kendisi. Tabii kendisine yardım etmeye çalışanları kuduz bir köpek gibi ısırmaya çalışmasa insanlar ona kızmayacak ve yardım edeceklerdi ama işte kendini sevdirmemeyi pek severdi rahmetli. Bu arada kel göbekli değildi, saçlı ve göbekliydi. Bu zararsız delimizin Kuşkay Sitesinin olduğu tarafta, millete sikini salladığını duymuştum ama ısırdığı ve kendini sevdirmediği sadece benim uydurmam. Delinin de günahı alınmaz ya neyse. Biz 2005 yılında taşınmıştık Erzurum'a ve ben bu şahsiyet sahibi delimizi 2006 yılının yazında tanımıştım. Yanılmıyorsam kendisi henüz daha Gez Mahalle'sine alt geçit yapılmamıştı ki Kuşkay tarafındaki durakta soğuktan donarak öldü. Göbeğini örtmeyen kazağının yerine göbeğine gazete kağıtları örtmüşlerdi.
Bu delilerin çoğunu Gez Mahalle'sindeki kahvehanelere takıldığım sırada tanıdım. Sıradaki delimiz kahvehanede tanıştığım ilk deli olan Ciuv Ayhan. Ayhan abi kendisinden işittiğime göre eskiden kuaförmüş ve bir hastalık geçirene kadar gül gibi geçinip gidiyormuş. Fakat geçirdiği hastalık nedeniyle eli çolak kalınca işini yapamaz olmuş ve işleri bozulunca karısı da onu terketmiş. Hal böyle olunca iş de bulamamış ve ortada kalmış. Ayhan abiye ''Ciuv'' diyince küfür ediyor. O yüzden adı Ciuv Ayhan. Yanından geçen biri ona ''Ciuv'' derse o da ''Basim'' diye karşılık veriyor. Ya da birisi onun kulağına bir şey söylerse o da kulağına söyleneni aynen karşısındaki kişiye söylüyor. Mesela biri gelip Ayhan abinin kulağına parmağını sokarsa o da illaki birinin kulağına parmağını sokmak zorunda hissediyor. Hülasa Ciuv Ayhan kahvehanedekilerin eğlencesiydi. Son zamanlarda göremiyorum kendisini ama ölmediyse kesin bir yerlerde birilerine basıyordur.
2015 ya da 2016 yılında Ramazan bayramının ardından kahvehanede bir arkadaşımla otururken Ayhan abi geldi ve yanımıza oturmak için izin istedi. Tabii biz de ona bir çay söyledik ve sohbet etmeye başladık. Sohbet ederken konu oruç tutmaktan açılınca Ayhan abi ramazanda tanık olduğu bir olaydan bahsetmeye başladı:
''La gardaş ramazanda avu kuşkayın oradan geçirem, bir de bahtım bir tene amına goyduğumun delisi durahta oturmuş, ayağ ayağ üstüne atmış, cigara içir. Hem de gündüz gözi.''
''La delisen baban amına goyim, niye ayağ ayağ üstüne atisan.''
Ramazanda sigara içen adamın ayak ayak üstüne atmasına sinirlenen Ayhan abi, beni hâlâ gülmekten öldürüyor.
6 Eylül 2024 Cuma
Sömürgeci Hayvanlar
15 Ağustos 2024 Perşembe
Travmalı Fıransız
1 Ağustos 2024 Perşembe
Kurban Olurum
Ben çocukken, yazları ailecek köye giderdik ve köyde geçirdiğim zamanlardan birkaçı kurban bayramına denk gelmişti. Bu denk gelişlerle birlikte köy hayatında kurban bayramının yerine dair bir iki gözlemim oldu. Mesela, köyde herkes kurbanını kendi kapısının önünde, iyice bileğilenmiş ekmek bıçaklarıyla kesiyordu ve hayvanın vücudundaki kasılmalar bitmeden, ilk kuşbaşı haşlanmak üzere kazana girmiş oluyordu. Mesela, iyi sıyrılamamış kemikleri dişlemekten perişan oluyordu köpekler. Mesela, köyün içinde atının terkisine bağladığı öküz kafasını gezdiren ''Korkunç Mecit'' bizim kapının önüne gelip benim de kafamı keseceğini ve atının terkisinde dolaştırcağını söylüyordu. Sonra da bizim kurbanın kafasını atının terkisine bağlayıp gidiyordu. Meğer hayvanın yüzündeki etleri sıyırıp almakmış niyeti. Tabii bunu sonradan öğrendim ama bu tehdit, çocukluğum boyunca kafamı kesebilecek birinin olduğunu bilerek yaşamama neden oldu.
Bundan başka kurbanla ilgli şöyle bir anım var; Yıl 2004, yer Irak, oyuncular ABD'li bir gazeteci ve iki Iraklı. ABD vatandaşının elleri arkadan bağlı ve gözlerini de bez ile kapatmışlar. İki Iraklıdan birinin elinde bir ekmek bıçağı var ve gazeteciyi tıpkı kurbanlık bir hayvan gibi yere yatırmışlar. İki Iraklı birden tekbirler getiriyor ve kurban bayramında kurbanı kesmeden önce söylenen Arapça sözleri tekrarlıyorlar(allahu ekber, allahu ekber, la ilahe illah vs.). Ben bu görüntüleri, eve aldığımız VCD'nin içinde unutulmuş olan bir CD'den izlemekteyim. Ve nihayet Iraklı oyuncular ABD'li gazeteci rolündeki adamı savaş tanrısı Al-Quam'a kurban ediyorlar. Yardım çığlıklarına aldıran olmadığı gibi, boynuna inen ekmek bıçağıyla doğranan gazeteci, kalbinin pompaladığı son kanlar toprağı ıslatırken Iraklıların ellerinde kafası olduğu halde, tekbirler eşliğinde sırıtıyor. Sonrasını izleyemedim zaten. Çünkü kurban ettiklerini anladığım adamı birazdan pişirip yiyeceklerini düşündüm.
Nitekim çok geçmeden aşağı-yukarı bu olaydan yedi yıl sonra, Suriye iç savaşı patlak verdi. Bu savaş yaşanırken şöyle bir haber duydum; öldürdüğü Suriye askerinin ciğerini söken ÖSO militanı, elinde tuttuğu ciğeri çiğ çiğ yedi. Bunu duyunca hiç şaşırmadım. Aslında önceden yamyamlıkla ilgili bir iki şey duymuş, birkaç belgesel izlemiştim ama artık Iraklıların kestikleri kurbandan sonra, videonun devamında ölen gazeteciyi kesin yedikleri konusunda kendi içimde bir karara varmıştım. Bu sebeple yukarıda bahsettiğim ÖSO militanı yamyam, benim canımı sıkmamış ve bu türlü kişilerin güneyimizdeki sınır komşularımız olduğuyla ilgili inancımı kuvvetlendirmişti. İçimden ''amk arapları'' diye söylenmekten başka yapacağım bir şey de yoktu açıkçası.
Arapların yamyamlığının onlara Afrikalı yamyam kabilelerden bulaştığını düşünüyordum ki bu sefer de 2017 yılında tanıştığım bir Afgan mültecinin, bana izletmek istediği fakat benim izlemeyi reddettiğim video çıktı karşıma. Bu karşılaşmada bana izletilmek istenen videoyu izlemeyi her ne kadar reddetsem de bu videoyu izlemek isteyen arkadaşımın bana anlattığına göre videoda geçen olay şu; bir Afgan genç(20 yaşında) kız kaçırmış. Fakat bu olay Taliban'ın hüküm sürdüğü bir bölgede gerçekleşmiş, yani Taliban yönetimi bu kız kaçırma olayında yetkili otorite. Bu bahse konu otoritenin kız kaçırma işlemi için verdiği ceza, kendileri şeriat ile yönetildiği için olsa gerek, ölüm. Fakat bunu uygulayış şekilleri, arkadaşımın anlattığına göre şöyle; kız kaçırmış olan yirmi yaşındaki çocuğu dört taliban üyesi tutmaktadır. Bunların ikisi çocuğun bacaklarını diğer ikisi de kollarını tutmakta ve beşinci kişi ise elinde tuttuğu ekmek bıçağıyla çocuğun göğsünü yarıp henüz çocuk canlıyken göğsünden söktüğü ciğerini karşısında yemektedir. Bu video bana anlatıldığında tüylerim diken diken oldu, çünkü hayal bile etmeye korktum. Fakat bu insanlar böyle işler yapıyorlar maalesef. Bu sefer de içimden geçen küfür ''amk Farsları'' olmuştu.
Kurban meselesini en dar haliyle ele almak gerekirse; islami usüllere uygun olarak yahut olmayarak kesilen kurbanlar adak diye tanrılara sunuluyorken birilerinin bu uygulamanın yanlışlığını farkedip ''eğer tanrıyı mutlu etmek istiyorsan bu etlerden yoksul insanların yararlanmasını sağla.'' fikrini ortaya atmasıyla, zayi olan et sorunu çözülmüş ve artık herkes dilediği kadar protein tüketir olmuş. İnşallah olmuştur. Oysa kestiği kurbanın eser miktarını dağıtan insanların, aslında o yıl boyunca yemesi gereken etin onda birini bile yiyemiyor olması durumuyla karşı karşıyayız, o da kurban kesebilirlerse. Neyse ki artık kimse et yiyemiyor da böyle sorunlarımız yok. ABD'de et alerjisine sebep olan bir kene türemiş zaten. Keşke müslüman memleketlere de gelse de et sorununu yerli köklü çözsek. Bu arada, islam peygamberin amcasını savaş alanında bir mızrak marifetiyle öldürüp ciğerini de yine kendisi gibi tövbe edip müslüman olan sahabelerden, Hind isimli kadına götüren Vahşi ve kadının o ciğeri çiğ çiğ yemesiyle ünlenen bu hikayede olduğu gibi, müslüman yahut putperest farketmeksizin yamyamlık edecek kimseler; genel itibariyle cahillikten gözleri dönmüş ve fizik kanunlarına göre, yanına yaklaşan diğer nesneleri de içine çeken kara delikler gibi, cehaleti yaymak ve yanına yaklaşanı cehalete boğmakla yaşamına devam eden şekilsizlerden oluşuyor.
Tarihin her devrinde var olan bu şekilsizlerden mümkünse uzak durun. İşbu şekilsizler, her an her yerde karşınıza çıkabilirler. Mesela yolda yürürken onlara rastlayabiliriz. Yanınızdan yörenizden geçiyor olabilirler ve yarın bir gün içlerinden bir şekilsiz, sizleri tehlikeye sokabilecek hareketlerde bulunabilir. ''Bakın bunlar şeytana tapıyor, bunlar sataniz, atayız.'' falan diye ortalığı ayağa kaldıranların, kendi tanrılarına kurban olmak istemelerinden başka, yanlarındaki insanları da kendi tanrılarına kurban etmek istemeleri gibi bir sorunumuz var. Bu sorunun çözümü ise, bu türlü zararlı kişi ve de zümreleri, kurum yahut kisveleri, tekke ve zaviyeleri kapatmak, ayrıca irtica faaliyetlerinin önüne geçmekten başka irticamtrak düşünceleri bile ezip yok etmektir. Eğer böyle yaparsak hem bize huzur içinde yaşayabileceğimiz bir memleket bırakan atalarımızın ruhları şad olur hem de sınırımızın dibinde birbirini yiyen yamyamlar varken ülkemizde böyle şeyler olmuyor olmasını devam ettirmiş oluruz. Aksi takdirde bizim memleketimizde de yamyam kimseler peyda olur ve mazallah bizi yemeye kalkarlar ve bilmeden ve istemeden ve kendi rızamız dışında, ne idüğü belirli yahut belirsiz yamyamların tanrılarına kurban olmuş buluruz kendimizi.(#ÜlkemdeYamyamİstemiyorum)
Sözün özü şudur; kendi milli menfaatleri için bu topraklara kurban olan atalarımız yerine, şahsi menfaatleri için milletimizi kurban etmek isteyen kötü idarecilere baş kaldırıp, bu us dışı gidişe bir son vermeliyiz. Bu sebeple, eğer kendimize çeki-düzen vermezsek binlerce yıl millet olarak kalmış ve bin türlü uğraşlar sonucunda kendine yurt edinmiş olan Türkler, tarih sahnesinde marjinal bir grup olarak anılmaya başlanacaktır. Bunun önüne geçmek için Namık Kemal'in ''Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini, yoğimiş kurtaracak baht-ı kara maderini.'' sözlerine karşılık olarak Atatürk tarafından söylenmiş olan ''Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini, bulunur kurtaracak bahtı kara maderini.'' sözlerini hatırlamalı ve vatanın vatan olmasını sağlayan milletin kara bahtını, döndürmeli hep birlikte. Bu uğurda gerekirse kurban olmalı. Bu yüzden bu yazının adı ''Kurban Olurum''. Kurban olurum ama itin köpeğin yüzünden değil, milletimin varlığı adına bile isteye kurban olurum.
23 Temmuz 2024 Salı
Az Şekerli Sigara
...
Hah! Şimdi kulağını aç da iyi dinle beni, o şekerler var ya, o ''şeker gibi adam canım'' dediklerin, onlar aslında kapitalizmin kölesi olmaktan o haldeler. Tabii canım yalan mı söyleyeceğim. Şeker yemekten şekerleşmiş, yapış yapış hale gelmişler. Bu kadar şeker tüketirseniz olacağı bu. Neyse ki ben aksi-lanet biriyim de bunları yapış yapış kimselerin yüzüne karşı söyleyebiliyorum. Ha, söylüyorum da ne oluyor derseniz, onu bilemem ama üzerime düşenin bu olduğuna inandığımdan söylüyorum. Yani elbette şeker safi zarardan oluşmuyor. Aslında çok büyük faydaları da var. Mesela okula giderken annelerimizin bizlere yedirmeye çalıştığı okunmuş şekerlerdeki marrifet okunmasında değil. Çünkü şeker beyin yakıtı olarak kullanılıyor ve sağladığı enerji sayesinde sağlıklı düşünmeye yardımcı oluyor. O halde bu kadar fazla şeker tüketen insanlar ya tefekkürden artakalan zamanlarında şeker tüketiyor ya da sabahlara kadar kuantum fiziği üzerine kafa patlatıyor ki medeniyetimiz Kardaşev Ölçeği'ne göre biraz mesafe katedebilsin. Medeniyetimizin gelişmesine büyük katkılar yapan ''şeker abi ve ablalarımıza'' bakınca ''keşke ben de sıkı bir şeker tüketicisi olsam'' diyorum. Ama bu fizyolojik olarak mümkün değil. Biyolojik olarak da mümkün değil. Bu mümkün değil.
Eskiden şeker hastalarının, şekeri, onun için can alıp can verecek kadar çok sevdikleriyle ilgili şaka yapardım ve fakat şimdilerde herkes şeker hastası. Yani şeker için çıldırıyor insanlar. Her ne kadar kan şekerim düştüğünde imdadıma yetişiyor olsa da bu ona yağılık(düşmanlık) edemeyeceğim anlamına gelmiyor. Aslında şeker benim en basit düşmanımdı. Basitten kastım bayağı değil tabii ki. Alt edilmesi en kolayıydı demek daha doğru olur galiba. Gerçi onu yavaş yavaş terketmek zorunda kalmıştım ama yine de bu durum beni pek zorlamamıştı. Fakat şekeri bıraktıktan sonra bağımlılıklarımın özgür olmama engel olduğunu farkettim ve sırayla bağımlılıklarımın üzerine üzerine yürümek marifetiyle onlardan kurtulmaya başladım. İkinci kurtulduğum bağımlılığım, kenarında temiz bir ısırık bulunan ve muhtemelen ısıran vatandaşın beğenmediği elma logolu firmanın akıllı telefonu oldu. Bu markanın dizaynı, beni diğer ürünlerini ve paralı içeriklerini kullanmaya iten cinsten olduğu için ve şarjı bok gibi olduğundan bir gün bile dayanmaması sebebiyle, kendinden soğuttu. Güvenliymiş. What about Jannifer Lawrence's icloud photos? Neyse ki bu saçma kapitalist oyunlardan sırasıyla kurtuldum.
Yavaş yavaş elime alıyor olduğum özgürlüğün bazı bedelleri vardı elbet. Fakat bunlar öyle hayal ettiğiniz kadar zor şeyler değil. Hatta bir süre sonra bedel gibi değil de ödül gibi görünmeye başlıyorlar. Bir örneğini daha vereyim size. Sigarayı bıraktım. Evet yanlış duymadınız. Sigarayı bıraktım. Bırakmadan önce ödeyeceğim bedel, ödül değil de daha çok mahrumiyet gibi geliyordu fakat şimdi öyle gelmiyor. Şimdi bunun bir ödül olduğunu çok net bir şekilde görebiliyorum. Lise birde başladım ben sigaraya. O zamanlar büyük adam sanıyordum sigara içenleri ve ben de büyük adam olmak istiyorsam sigara içmeliydim. Büyük adamlar sigara içer. Evet içer fakat onlar da büyük adam olmak için içtilerse neden büyük adam olduklarında bırakmıyorlar sigarayı? Bunu anlamıyordum o zaman. Belki de hala büyük adam olamamışlardır. Ne zaman büyük adam olurlarsa o zama bırakırlar herhalde. Mesela ben büyük adam oldum ve bıraktım sigarayı. Gerçi büyük adamlık sigarayı bırakmakta değil ama neyse.
Evet sigarayı bıraktım. Ama nasıl bıraktığımı bir ben bilirim bir de Allen Carr, ha bir de Emre Üstünuçar, bir de ''4 Günde Sigarayı Kafanda Bitir'' adlı kitabı okuyup, hem kitabı hem de sigarayı bitirenler. E tabii bir de siz bileceksiniz birazdan. Geçtiğimiz sene, sigarayı bırakmak üzerine konuştuğumuz bir arkadaşım bana önermişti bu kitabı. ''Madem böyle bir şey var ben de başlayayım okumaya'' dedim ve başladım. Bu kitabın serüveni ''bir ingiliz gonyaya gelsing'' söz öbeğinde geçen ingilizin, kendisinin değil de kitabının gonyaya gelişiyle başlamış. Türk kültürüne göre dizayn edilerek sigara bırakıcıların hizmetine sunulmuş, mükemmel bir zihin açma kitabı olmuş. ''Sigara bırakıcıların'' diyorum çünkü genelde ''okuyucunun beğenisine sunulmuş'' derler ve ben bunu pek samimi bulmam. Kim kitap okuyor ki memlekette? Zira Binkitap'da hava atmak için kitap sayfası karıştırana ''okuyucu'' denmez, ''alıntı arayıcı'' denir ki onun da beğenisi kamyon arkasına yakışacak cümlelerin kalitesinden fazla değildir muhtemelen. Ben mi? Ben de kitap okumuyorum. Ama hiç değilse Binkitap'da alıntı paylaşmak için kitap karıştırmışlığım yok. Neyse, ''kitap okumayıcılara'' da laf sokullandığına göre konu değiştirillensin ve nihayet sigarayı nasıl bıraktığıma gelinlensin.
Daha önce de dediğim gibi bu kitabı geçen sene okumaya başladım ve fakat kitap dört bölümden oluştuğundan mütevellit, gün gün ilerletmem gerekti bu süreci. Birinci günü okuduğumda kitabın, benim sigarayı bırakacağıma değil de bırakamayacağıma bir delil olacağını düşünmüştüm ama yine de biraz kafam karışmıştı. Ancak açık konuşayım; ben ''hemen kır, at o sigarayı, sigara sağlığa zararlı, kanser olursun, ülser olursun, en olmadı kangren olur kolun bacağın ve keserler'' gibi şeyler söylemesini beklerken, o ''kitabı okumaya devam ederken kendinizi baskı altında hissetmeyin ve lütfen günlük rutininizde yahut canınız ne zaman sigara çekerse sigaranızı için'' gibi şeyler söylüyordu. Yani bırak sigaradan soğutmayı bilakis teşvik ediyordu sigara içmeye. Ben de sevindim böyle olmasına tabii. Çünkü diğer türlü şeyler söyleseydi ''bana mı anlatıyorsun ulan, zaten bildiğim şeyler'' diyip kapatırdım kapağını ve bir daha yüzüne bakmazdım. Neyse ki kitap ilgi çekiciliğini korudu ve ilk günü okuyup bitirdim. Ama ilk gün bitince ikinci günü okumaya başlamak için bir gün bekledim. Bekledim ki rahat rahat sigara içeyim. Belli ki içten içe sigarayı bırakabileceğimi düşünüyordum.
Bir gün aranın ardından ikinci günü okumaya başladım. İlk gündeki sarsıcı kısımlar sigaranın aslında ne olduğu ve ne olmadığıyla ilgili anlatılardan ibaretti. Fakat ikinci gün bu anlatıların yanına bir de tütün şirketlerinin aynı zamanda ilaç şirketlerine de sahip olduklarını, sattıkları zehrin panzehirini de yine kendilerinin sattığını, yahut sigaraya muadil olarak çıkarılan ve daha az zararlı diye insanların alması sağlanan ürünlerin, mesela elektronik sigaraların falan da üreticilerinin yine kendileri olduğunu söylüyordu. Bunlar da kafa karıştırıcıydı fakat ''büyük resim ne olursa olsun, ben sigara içmeyi bırakmak istemiyordum, beni zehirliyorlar belki ama ben bile isteye zehirleniyorum. Kimse benim irademi sorgulamasın'' şeklinde beyanatları içimden vermeye devam ediyordum. Bu arada kitap bana, sigara içmeye devam etmemi telkin ediyor ve birden kesip atmamam yönünde uyarılarda bulunuyordu. ''Tamam kabul. Yani benim için sorun yok ama bence şu tütün şirketleriyle ilgili de ağır konuşuyorsun. Ayıp oluyor adamlara Allen'cığım. Yani sözlerine dikkat et. Ne de olsa adamlar amme hizmeti yapıyor'' diyorum içimden ama Allen'cığım öleli olmuş baya. Neyse ki ikinci günü de sigarayı bırakmadan atlattım ama içten içe etkilendiğimi de hissediyordum. Üçüncü güne geçmek için üç gün ara vermeyi uygun gördüm ve bahse konu üç günü çoktan biraz daha çok sigara içerek geçirdim.
Bol sigara içmeli üç günün ardından kitaba döndüm dönmesine ama tabiri caizse de caiz değilse de ayaklarım geri geri gidiyordu. Bu geri gidişe rağmen sigarayı bırakmak adına kararlı duruşumu sürdürüp ölüme atılan bir kahraman gibi, cigerlerimi sigara dumanıyla doldurarak gerdim göğsümü. Bu geriş, girişme ve sunuşun ardından üçüncü günün sillelerini yemeye hazırdım artık. İyice sarsılan inancımı yıkmak için bir kaç darbeye daha ihtiyaç vardı fakat Allen Carr(Toprağı bol olsun) bu darbeyi vurmak için acele etmiyordu. Bu ise zihnimdeki büyük canavarın yani sigarayla ilgili olumlu düşüncelerimin sürekli sızlanmasına sebep oluyordu. Bu sızlanmaların sesi yükseldikçe doğru yolda olduğumu daha çok hissediyordum ama doğru yolda olmak istediğime olan inancım da sağlam değildi. Yine de kitabı okumaya devam ettim ve zor bela da olsa üçüncü günü bitirdim. Üçüncü gün bittiğinde, dördüncü günü bitirdiğimde sigarayı bırakacağımdan da artık emindim.
Peki dördüncü günü okumaya başlamak için kaç gün ara verdim dersiniz? Söyleyeyim; tam bir yıl ara verdim. Yani yola çıkarken bu kitap zaten benim sigarayı bırakmamı sağlayamaz diye düşünürken son güne geldiğimde sigarayı bırakacağımdan emin olduğum için korktum ve sigarayı bırakmaktansa kitabı bırakmayı seçtim. Cengiz'in Eyşan'a dediği gibi karanlık yolu seçtim ama hep karanlık yolu seçmek zorunda değiliz bunu anladım. Çünkü bahse konu olaydan tam bir yıl sonra aynı kitabı tekrar okudum ve bu sefer dördüncü gününü de bekletmeden okuyup bitirdim. Kitap bittiğinde ne zihnimdeki canavar yaşıyordu artık ne de vücüdumdaki. Hem nikotin canavarından hem de sigaranın fayda getirdiğiyle alakalı oluşan yanlış inançlarımdan kurtulmuştum.
Bu yazıyı yazmamın sebebi ise Allen Carr'ın kitabının satışından alacağım komisyondur. Aşağıdaki linkten kitabın siparişini verebilirsiniz. Linki bulamazsanız da önemli değil. Sigarayı bırakın yeter. Şekeri de bıraksanız fena olmaz. Zira sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. Vücudunuza iyi bakın ki yaşlandığınızda o da size iyi baksın. Sosyal mesajımı da verdiğime göre artık uzatmayayım. Sağlıklı günler dilerim. Esen kalın.
2 Temmuz 2024 Salı
Cesur Kızın Patiği
10/02/2024
Eren İlber
Gelen geçti konan göçtü uçmağa vardı erenler Boş dimağa güller diken, gençliğe yardı erenler Yetişirken onu gördük aklı selim çok yol duyd...
-
Söğüt gölgesinden çıkıp çınarca açmalı Kök salmalı toprağa yurda neşe saçmalı Meyvesinden beslensin yalçın dağın keçisi Çıplak dağı terkedip...
-
Bilmek ya da bilmemek, işte bütün mesele bu! Hayat hakkında bildiğin şeyleri bilmemek mi isterdin? Bildiğin için mi üzerine sık sık düşünüyo...
-
Sabah saat altı gibi uyandım ve balıklara atacağım yemi arabaya yükleyip suya indim. Torbası yirmi beş kilo gelen yemleri kayığıma yükledim ...