28 Aralık 2024 Cumartesi

Bu Kalem Yazıyor

    Yaklaşık beş yıldır ailemden uzakta yaşıyorum. Aslında aynı şehirdeyiz fakat farklı evlerde yaşıyoruz diyebilirim. Evlenmemiş olmama rağmen aile evinden uzaklaşabilmiş nadir insanlardanım. Bu lütfu bana bahşeden kadim tanrılara sonsuz şükranlarımı sunmanın yanında bu durumun belli başlı sorumlulukları da birlikte getirdiğini anlamam geç olmadı. Mesela çamaşırların yıkanması asılıp kurutulduktan sonra katlanıp dolaba yerleştirilmesi, mesela bulaşıkların biriktirilip bulaşık makinesine atılmadan önce sudan geçirilip işlerini layıkıyla yerine getirmeyen bulaşık makinelerine yardımcı olunması ve sonra bu yıkanan bulaşıkların tek tek bulaşık makinesinden alınıp kullanılıp evyede biriktirilmesi ve aynı işlemin tekrarlanması, bundan başka evin sürekli nemlendirilmesi ihtiyacı ve havalandırılması sorunu... Sorunu diyorum çünkü havalandırmak hem cereyanda kalıp hasta olmama hem de evin tozlamasına sebep oluyor. Velhasıl iş çok.  


    Ev hanımı olmanın bir sürü zorluğu var. Mesela tezgahta biriken bulaşıkları her gördüğümde onları ne zaman yıkayacağımı düşünmek beni epeyce geriyor, hele de sürekli mutfakta ocağın üzerinde sıcak durması için bekleyen demliklerden çay almaya gittiğim zamanlarda. Bu yüzden her yarım saatte bir aynı gerginliği yaşıyorum. Bu gerginliğe bir de çocukların eklendiğini düşünün. Yani ev kadını ya da erkeği farketmez ev insanı olmak çok zor. Askerde kendi koğuşuna su basıp baştan aşağı yıkayan erkeklerin, yirmi kişi birlikte yaptığı, koğuşa paçalara gelecek kadar su doldurup paspaslama işini bir ev hanımının haftada bir ve tek başına yaptığını düşünün. Şimdi aynı koğuşun yerlerinde halı olduğunu, o koğuşun duvarlarının boyalı olduğunu, ranzaların dip köşe silinmesi gerektiğini ve bunu yaparken de aynı zamanda yatakların dışarı çıkarılıp çırpılmak marifetiyle uzun sopalarca dövülerek tozlarından arındırılması gerektiğini düşünün. Bundan başka yerdeki halıların da dışarı çıkarılıp çırpılarak tozlarından arındırıldığını ve bu halıların üzerindeki muhtelif lekelerin de bir daha boşuna halı yıkamacılara para vermemek adına, ıslak bezlerle çitilendiğini düşünün. Belki bu saydıklarım yirmi kişilik bir koğuş asker için zor olmayabilir fakat tek başına bir erin bunların hepsini yapmak zorunda olduğunu hayal edin bakalım. Ayrıca bunu her hafta yapması gerek. Çünkü koğuşa toz doluyor, toprak doluyor, envai çeşit pislik ortalıkta kol geziyor. Askerler yataklarında osuruyor, sıçıyor, işiyor. Leş kokan çoraplarını akşamdan akşama yıkamaya erinenler var. O leş kokulu ayaklarıyla halılara ve yataklara basıyorlar ve ayaklarındanki leş kokusu halılara ve yataklara siniyor ya da daha iyi anlamanız için şöyle anlatayım. Köyde yaşayanlarınız bilir ve bilmeyenler bile hayatlarında bir kere de olsa bir ahır görmüştür. O ahırın hayvan boku dolu yerlerini elinizdeki bir bezle silip, temizlemeye çalıştığınızı hayal edin ve bunu haftalık olarak yaptığınızı düşünün. Hapishane koğuşları da farklı değildir gerçi belki daha da berbattır. Velhasıl ev hanımları bu işleri haftada bir yapmak zorunda. Zorunda ki çoluk çocuk ve de eşleri hastalık kapmasın. Bunları yaparken de çocukların cereyanda kalmasından tutun, eşlerinin televizyonlarının fişi çekildiğinde çıkaracağı tantanaya kadar her detayı düşünerek yapıyor olması gerek. Hal böyle olunca ev hanımlarına akşama kadar evde yatıyor denemez ama velev ki diyelim. Birazdan anlatacağım bahisle evde yatıp haftadan haftaya ev temizliyor olsalar bile eşlerine nazaran ne kadar çok iş yaptıklarını anlayacaksınız. 

    Babam otuz yıl boyunca bankada çalıştı ve en son banka müdürü olarak emekli oldu. Müdür yahut sorumlu olmak zor iştir. Babamdan biliyorum çünkü gemiyi en son babam terkederdi. Müdür değilken bile, bankanın müdürü iş bilmediği için bütün işler babamın başına kalır ve akşam beşte mesaisi bitmesine rağmen akşam ona-on bire kadar bankada durması gerekirdi. Neyse ki babam bankadakilerin ardını topluyordu fakat bunu yapmak için fiziksel bir çaba değil, sadece zihinsel bir çaba harcıyordu. Sadece fiziksel çaba harcayan biri de olabilirdi. Zaten hem fiziksel hem de zihinsel çaba harcayarak çalışabileceğiniz meslekler sınırlıdır. Genelde erkeklerin çalıştıkları işler ya sadece fiziksel çaba gerektirir ya da zihinsel. Fakat az önce yukarıda da bahsettiğim gibi ev hanımı olmanın altın kuralı iki çabayı aynı anda göstermektir. Bu senkronizasyon bozulursa ortaya çıkacak olan hastalık vb. gibi sorunlarla yine hem fiziksel hem de zihinsel olarak mücadele etmektir. 
    
    Neyse ki babam bu otuz yılın ardından emekli oldu fakat annem hala emekli olamadı. Yani ev hanımlığının emekliliği yok diyebiliriz. Eğer kocanız zengin olmadıysa ki annemin kocası zengin olmadı bu hayalden vazgeçebilirsiniz. Peki, annem aynı işlere devam ederken babam n'apıyor dersiniz? Her gün televizyonun karşısına kuruluyor, önüne de bilgisayarını açıyor, elinde de akıllı telefonu açık olduğu halde oturuyor. Bu arada masasının üzerinde büyükçe bir not defteri ve kalemliğindeki kalemleri duruyor. Babam önce biraz televizyon izliyor. Sonra televizyonda bir şey bulamıyorsa bilgisayardan bakınıyor. Diyelim ki bilgisayar da kafasını açmadı. O zaman da telefonunu eline alıyor ve saatlerce İnstagram'da, Facebook'ta Derin Siyaset, Doğru Tarih, Gerçek Gündem gibi adları bulunan ve adından da anlaşılacağı üzere derin olmayan siyaset, doğru olmayan tarih ve gerçek olmayan gündemleri takip edip hayatına devam ediyor. Bu arada annem haftalık veya misafiri gelecekse günlük temizlikleriyle ilgileniyor. Aynı zamanda da network-marketing yaparak ailenin geçimine katkıda bulunuyor. Kadınları bilirsiniz, kısır günleri yaparlar. Annem yirmi yıldır bu kısır günlerini bir fırsata çevirmiş ve kısır günlerinde tanıdığı insanlarla network yapıyor. Gerçi o da şimdilerde bıraktı marketing işini ama olsun. Anlatacağım hikayenin geçtiği dönemde annem hala hem ev işlerine devam ediyor hem de çalışıyordu. 

    Bir gün eve geldim ve babamı annem ve kız kardeşime bağırırken buldum. Babam hem onlara kızıyor hem de benim ''O defterde çok önemli notlarım vardı.'' diyordu. Ben mevzudan bihaber olduğum için tarafları sakinleştirmeye çalıştım ve bir süre sonra kız kardeşim elinde babamın not defteriyle çıkageldi. Babamın masasına bıraktı ve ''Bu mu baba sabahtan beri bize bağırdığın şey?'' dedi. Babam ''Evet ne oldu beğenemedin mi? Bu benim defterim arkadaş, kaldırıp dibe köşeye sokmayın benim defterimi.'' dedi. Bu arada kız kardeşim ve babam sinirliydi. Babam defterini alır almaz sayfalarını karıştırıp defterin kendi defteri olup olmadığını kontrol etti. ''Çok önemli notlarım var.'' dediği defter bu olmalı diye düşündüm ve olay yatıştıktan sonra babam da derin bilgisayar, gerçek televizyon ve akıllı telefon konulu çalışmalarına dönünce, defteri alıp karıştırmaya başladım. Defter neredeyse bomboştu ancak bir iki sayfası doluydu ama bu bir iki sayfa babamın çok önemli notlarını içeriyor olmalıydı ya, ben de okumaya koyuldum. İlk sayfanın başında biraz imza çalışmıştı. Yıllardır memur olan babam binlerce belge imzalamıştır ama hala boş sayfalara imza çalışmaktan geri durmuyor. İmza fetişi var galiba ve bu arada abim ve bende de var bu. Sayfanın devamında bir cümle vardı ve bu cümle babamın bize defalarca anlattığı bir üniversite kurma hayaliyle ilgiliydi. Tamam, eyvallah. Çok önemli notlardan biri bu olabilir. ''Babamın kurmayı düşündüğü üniversitenin önemli bir detayı demek ki bu cümle.'' dedim ve arka sayfayı çevirdim. Babamın önemli notları şöyle devam ediyordu:

1- Bu kalem güzel yazıyor.
2- Bu kalemin mavisi biraz fazla parlak.
3- Bu kalem saman kağıdına yazmak için uygun.
4- Bu kalem kötü yazıyor.
5- Bu kalemin mürekkebi bitmek üzere.
6- Bu kalem yazıyor.

    Bahse konu önemli notlar bunlardı. Ciddiyim. Babamın anneme ve kız kardeşime kızıp bağırdığı notları, elektronik aletlerden sıkıldığı bir anda kalemlikte duran kalemlerin nasıl yazdığını merak etmesiyle ortaya çıkan ve hangi mavinin hangi kaleme ait olduğunu, ancak onlarla tekrar yazarak bulabileceği ''Bu kalem yazıyor.'' yazılarıydı. 

23 Ekim 2024 Çarşamba

Türk'e Kefen Biçenin Ölümü


Vurmak, vurulmak, vuruşmak da iş değil

Hem terörü alkışla hem şehidi yere göm

Din iman hikaye vicdan ise hiç değil

Hem teröristi akla hem kürsülerde sakla

Hem de bu milletin başının üstünde dön


Leş kargası şereflidir sizin gibi alçaktan

Namussuz bile bilir başına geleceği

Siz şirazeden çıkmış, geme basmış at gibi

Siz yarasına tuz basılmış bir surat gibi

Siz ölümü bekleyin, ekşisin suratınız

Siz ölümü bekleyin, çünkü yok muradınız


Önünüze eğilen çanaklardan içtiniz

Aklınız eremedi, yanlış düşman seçtiniz 

Bize yağılık edecek ne bilek ne yürek var

Bir iki tevazunun arkasını boş sanıp

Oysa yüreğiniz yemez, bilir içimizdekini

Aklınıza yenilip kendinizden geçtiniz

Ulan it enikleri yanlış düşman seçtiniz


Şimdi ölüm beğenin, ölümlerin içinde

Sizi toprak da almaz, yakalım ruhunuzu

Bence, önce kıralım bütün kemiklerini

Memleketin itlerine pay edelim güzelce

Hem köpekler aç kalmasın hem işimiz görülsün

Bu piçlerin de defteri böylelikle dürülsün

Ya da çarmıha gerelim ne bilgeymiş yahudi

Çivileyelim, açlıktan susuzluktan kırılsın

Canlıyken hâlâ bedeni, kuşlar etini yesin

Istırabına mukabil biz de hayır edelim

Fakirin, gurebanın yüzü de biraz gülsün

18 Ekim 2024 Cuma

Ama Ben de Varım


Sıkıldın mı?

Bunaldın mı kendinden?

İçinde olduğun bedenden yoruldun mu?

Bir de etrafındakilere sor. 

Bakalım onlar da yorulmuşlar mı oldukları kişi olmaktan. 

Yalnızca sen ya da ben yorulmuş olamayız her kim isek o olmaktan.

Muhakkak başkaları da vardır. 

Muhakkak başkaları da vardır.

Muhakkak başkaları, davardır.

Evet.

Başkaları davardır.

Yani bir düşünsene yolda yürürken karşı kaldırımdan yürüyen ve mal mal sana bakan bir davar görmedin mi hiç?

O kişi kimdi?

Başkasıydı işte.

Evet o bir davar.

Hatta bazıları devedir, bazıları at.

Her ne kadar binek olarak kullanılmasa da çoğusu davardır ve üzerine başkaları biner.

Ama çoğusu da vardır.

Varlar ve fikirleri de var.

Varlar ve kendi değer yargıları da var.


Hiç kimsenin fikrini duymak istemiyorum ben .

Zira kendi fikirlerim bana fazla bile geliyor.

Bir fikir daha kaldıramam.

Kimsiniz lan siz bana fikir verecek?

Amına koyduğumun davarları.

Ben kendi kararlarımı kendim verebilecek kudrete sahibim.

Başkalarının benim hakkımda verdiği kararların kölesi değil.

Bizatihi kendi doğrularımın efendisiyim.

Kimsiniz oğlum siz bana öğüt verecek.

Kimsiniz oğlum bana değer yargıları dayatacak.

Ben sizden değilim.

Benim kendi doğrularım kendi yanlışlarım var.

Eğer bir değer yargısına ihtiyacım varsa bunu köhne yargılarınızda bulamam.

Kendim düşünürüm, kendim karar veririm.

Kendim uygularım.

Çünkü ben varım.

Ama işin kötüsü siz de varsınız.

Lakin ben var olduğunun farkında biriyken.

Siz davarsınız.

Hiçbir şeyin üzerine düşünmeden, tartmadan olduğu gibi kabul eden bir sürüden ibaretsiniz.

Oysa ben her şeyi sorguluyor, sorguluyorum.

Sonra aklıma yatanı tutup kalanı atıyorum.

O attıklarımın hepsi sizin kabulünüz.

Yapacak bir şey yok varsınız işte.

Ama ben de varım.


15 Ekim 2024 Salı

Erzurum'un Delileri 2

Ailesi tarafından eline tutuşturulan sakız, çakmak yahut çakmak gazı gibi malzemelerle bütün Erzurum'u dolaşan ve elindeki sakızlarla yanaştığı insanlara sakız almalarını salık veren pazarlama dahisi bir delimiz daha var: Deli Memmet. Kendisinden sakız almayı reddeden insanların dini-milli ya da diğer insani duygularıyla oynayarak satış yapmak çerçevesinde gelişmiş, tam bir gerilla pazarlama örneği olan satış stratejisinin işleyişi şu şekilde: Delimiz satmak istediği ürünler elinde olduğu halde avına kararlılıkla yaklaşır. Ardından elinde satmak için hazır bulundurduğu ürünü avına uzatarak satın almasını söyler. Eğer bahse konu av bu satın alım işlemini gerçekleştirmezse delimizin gizli silahı ortaya çıkar ve delimiz kendisinden ürün almayı reddeden kız babasını ''Almazsan kızına küfüy edeyim.'' diyerek ikna eder. Genelde ediyordur ama kızını aşırı seven ve kendisine satış yapmak isteyen kişinin bir deli olduğunu anlayamayan babalara denk gelince dayak yemişliği de çoktur Mehmet'in. Ayrıca muhafazakâr avlarını ''Almazsan Allah'a söveyem.'' demek marifetiyle elindeki ürünü satın almaya mecbur bırakan pazarlama uzmanı delimiz, satış yaptığı bölgenin dini ve milli hassasiyetlerine yönelik pazarlama stratejisiyle Coca-Cola'nın ramazanlarda yaptığı aile meclisi reklamlarına taş çıkarır niteliktedir. Bir de ''tam para'' fetişi olan bu mümtaz delimizin elinde elli kuruş varsa o elli kuruşu bir TL'ye tamamlaması gerekir ve yarım paralardan nefret eder. 

    Bir gün akşamüzeri kahvehanede otururken bu deli girdi içeri ve geçip bir masaya kuruldu. Masaya oturunca bir çay istedi ve çıkınını masanın üzerine açtı. Bu çıkın onun cüzdanıydı ve o günkü hasılatı saymaya çalışıyordu. Önce kağıt paraları saydı, ardından demir liraları saymaya başladı. Demir birliklerden sonra yirmi beş ve elli kuruşları  kuruşları bir liraya tamamlayarak saymaya devam etti. Bütün demir paraları tamladıktan sonra elinde bir tane elli kuruşluk kaldı ve bu artan yarım lira ile sağına soluna bakmaya başladı. Hemen yan masasındaki adamın yanına gidip avucundaki elli kuruşu adama göstererek acizlenen bir dille ''Bene elli kuyuş vey.'' dedi. Adam elini cebine attı ve dilenci sandığı bu deliye cebindeki bütün bozukları verdi. Bu bozukların içinde bir liralar elli kuruşlar ve yirmi beş kuruşlar vardı. Memmet parayı veren adamın önünde dikilir halde beklerken avucunun içindeki paraları tamam etmeye çalıştı fakat bütün paraları tam ettiğinde elinde fazladan yirmi beş kuruş kaldı. Önce artan yirmi beş kuruşa baktı sonra parayı ona veren adama dönüp ''Yani ki eylik ettin he, anan amına goyim.'' dedi.

    Deli Kadir: Bu deli daha önce anlattığım delilerin en tehlikelisi olabilir. Yine de cana bir zarar vermez ancak malınıza ziyanı dokunabilir. Siz kahvehanede oturmuş yeni gelen çayınızdan daha bir yudum almadan ve yeni açtığınız sigara paketini masanın üzerine çıkarmışken gelip, önünüzde duran ve dumanı üstünde çayı masadan alıp bir dikişte içebilir. Ardından masanızın üzerinde duran sigaranızı göstererek ''Hele bi tene cigara veeeerrrr!'' diye bağırabilir. Bu yüksek oktavlı ses karşısında ona itaat etmek isteyebilir ve sigarayı verirsem buradan savuşup gider diye düşünebilirsiniz. Ancak sigarayı verdikten sonra '' Bide bi yaaaahhhhğğğğ!'' diye haykırır. Eğer kulağınızın dibinde böyle bağırılmasına alışkın değilseniz Deli Kadir geldiğinde sigaranızı cebinize koyup çayınızı elinize alabilirsiniz.


    Deli Nazif: Eskiden Erzurum'un hızlılarından olduğunu işittiğim Nazif, adı gibi naif ve zararsız bir deli. Konuşmalarının sonuna ''He mi? He. He vallah.'' gibi şeyler eklemeden bitiremiyor cümlelerini ve sürekli bir yerlere gideceğinden bahsediyor. Bir gün İstanbul'a gideceğini bir başka gün ise Almanya'ya gideceğini söylüyor. Ya da İstanbul'dan gelecek birinin ona yardım edeceğinden dem vuruyor. Eskiden hızlı olduğunu söylediğim Nazif memleketin en şık kıyafetlerini giyip öyle geziniyormuş ortalıkta ve o zamanlar henüz aklı yerindeymiş. Tam olarak neden aklını yitirdiğini bilemiyorum fakat aile üyelerinden kayıplar yaşamış ve buna katlanamamış gibi şeyler işitmiştim. Peki şimdi nasıl giyiniyor dersiniz Şık Nazif Efendi? Kim ne verse onu giyiyor. Hiç aldırmıyor giyimine kuşamına. Onu pembe bir kız çocuğu montuyla dolaşırken de görebilirsiniz, bir takım elbiseyle de ve fakat spor ayakkabılar yahut terlik giymiş olabilir ayağına. Kendisinden bahsederken ''İstanbul'dan doktor gelsin Nazif'i ameliyat etsin.'' diye bahseden Üçüncü Tekil Nazif nevi şahsına münhasır konuşmasıyla da ilgi çekici delilerimiz arasında yer alıyor.

...






6 Ekim 2024 Pazar

Hükümet'in Kadın Ajanları

Genç adam elleri ceplerinde dalgın dalgın dolanıyordu. Rüzgar, artık iyice seyrelmiş olan  güçsüz saçlarını yalayıp diğer tarafa yatırıyordu. Saçlarının rüzgara dayanak olmadığı ve de saçlarına dokunulmasını sevmediği için kapüşonunu rüzgarın şefkatine inat kafasına geçirdi. Derken birden telefonu tatlı tatlı çaldı sandı fakat telefonu çalmıyordu. Bacaklarındaki kıllar pantolonunun cebindeki telefonun ağırlığıyla eziliyor ancak saç tellerinin aksine güçlü oldukları için titreşim havası veriyordu yürürken. Zil sesi ise gaipten geliyordu. Yürümeye devam etti genç adam ve bulanık havanın yağabileceğinden endişe ederek evine gitti. Eve vardığında üstünü başını çıkarıp pijamalarını giydikten sonra telefonunu eline aldığında iki bildirim gördü ekranında. Bildirimler, içerisinde evlilik düşünen, düşünmeyen, düşüneyazan, düşünümtırak vaziyetlerde olan ve içlerinde düşkün, düşsüz ve de işsiz güçsüz bir takım kimselerin birbirleriyle eşleştiği bir uygulamadan geliyordu. 

    Bu bildirimlerin dediğine göre kendisinden hoşlanan bir kadın onunla tanışmak istediğini belirtiyor, konuşmak istiyordu. Genç adam hemen kadının profiline girdi ve üç-beş resmine bakınca aşık oldu ona. Kadının fotoğraflarıyla aşk yaşamaya başlayan genç adam heyecanlandı ve kalbi yerinden çıkacakmış gibi dövünce göğüs kafesinin surlarını, kadına cevap yazmak istedi. Kendini tanıtıp bu duruma olumlu baktığını belirten bir mesaj gönderdi. Ardından muhabbetleri şerbetlenen ikili zaman zaman aşık olup çoşarken zaman zaman ise maşuk olmanın verdiği hüznü paylaştılar. Aradan bir ay geçmemişti ki genç adam kadının yanına varmayı ve onu görmeyi dilediğini belirtti. 

    Genç adamın bu tutumu kadını sevindirmiş göründü. Fakat aynı zamanda gerdiği de bir gerçekti. Bu gerginliği sevgilisine de bulaştıran kadına genç adamın cevabı şöyleydi; 

Sen gülün goncasısın
    niye böyle gerildin
Göklerden indirildin
    yüreğime verildin
Değil maksadım germek
    seni kendime almak
Çünkü sen seçtin beni
    her anıma serildin

Benim gibi herkesler
    bir tanrının kuludur
Senin gibi bir-çoklar
    fukaranın puludur
Bırak da ben olayım
    yüreğindeki sızı
Öğrenelim birlikte
    hangi filmin sonudur

Bunu duymak kadını rahatlatmış göründü ve bu genç adamla anılmaktan mutluluk duyduğunu hissetti birden. Kadın huzur bulunca genç adamın da güveni tazelendi ve kesin bir kararla bir gün belirlediler. O gün de genç adam yola çıkacak ve memleketin diğer ucuna, aşığının yanına gidecekti.

    Gün geldi çattı ve genç adam yola çıktı. Yolu yarıladığında kadının gerginliği nüksetmiş genç adamla tartışmaya başlamıştı ve fakat dönülmez akşamın ufkunda olan genç adam yangına körükle gitmemek gerektiğini bilmiyor haliyle de kadının üstüne gidiyordu. Kadın alttan almayı bilmeyen genç adamı üstten alıyor ve sık sık vazgeçtiğini yineliyordu. Genç adam bunun sebebini anlayamıyor, anlayamadıkça sinirleniyor ve seyehat ettiği otobüsün yolcularına aldırmadan kadına bağırıp çağırıyordu. Nihayet bir ayrılık konuşması yapıldı ve aşıklar zaten kesişmeyen yollarını yıkıp zaten yüzmeyen gemilerini yaktılar.

    Aradan biraz zaman geçti ve yolculuğuna bir molayla ara veren genç adam kara kara gideceği memleketi düşünüyor halde buldu kendini. En azından gider gezerim diye geçirdi içinden. Tam bu sırada bacağı titredi ve telefonunun zil sesini duydu. Fakat bu sefer ses gaipten gelmiyordu. Arayan kişi eski sevgilimtırağı kadındı. Konuşmak istiyor ve fevri davrandığı için özür diliyordu. Yoluna devam etmesini çünkü buluşacaklarını ve mutlu olacaklarını söylüyordu. Genç adam bu durumu anlamamıştı zaten. Olayın sıcaklığıyla ayrıldıklarına üzülememişti bile, ama barış ilan edilmiş olmasına sevinmişti. Bu şevkle yoluna devam etti genç adam ve kadınla otogarda karşılaşacağı anın merakıyla uykuya daldı. Gözünü açtığında tepesinde dikilen muavinin onu uyandırımaya çalıştığını ve muavinin arkasındaki camdan sisli tepelerin geçtiğini gördü. On beş dakika sonra otogara gelmişlerdi. Otobüsten indi ve muavine bavulunun yerini gösterip telefona sarıldı. Sevgilisini görmeyi umuyordu ama onu böyle uyku sersemi bir halde görmeyi ummamıştı elbette. Kadını aradı fakat telefonu çalıyor olmasına rağmen açılmıyordu. Bir terslik olabilir diye düşündü. Sonra kadını tekrar ve tekrar aradı. Kadın telefona cevap vermiyordu ve genç adam da otobüsten baya uzaklaşmıştı. 

    Otobüse dönüp baktığında otobüsün hareket ediyor olduğunu görünce, kulağında telefon olduğu halde otobüse doğru seğirtti. Otobüs gidiyordu ve yakalayamayacağı kesindi. Ancak o an tek başına duran bavulunu gördü. Bavulunun başında saatlerce bekledi, kadın gelmemişti ve telefonlarına da bakmıyordu. Otogardaki banklardan birine oturup otogarın uğultusunu dinlerken kadını tekrar aradı fakat bu sefer de aradığınız numaraya ulaşılamıyor diyordu. Kadının başına bir iş gelmesinden korkuyordu ancak öte yandan kadının onu aldatmış olabileceği de geliyordu aklına. Kadının başına bir iş gelmiş olmasını onu aldatmış olmasına yeğliyordu. Bu sırada mesajlaşmalarını kontrol etmeye başlayan genç adam kadının ona daha önce bahsettiği kafeye gitmeye karar verdi. Otogardan bindiği taksiye adresi söyledi ve oraya doğru yola çıktı. Bu yolculuk arabanın içindeki havanın sıcaklığı ve şoförün boktan muhabbetiyle iyice ısınıyordu fakat genç adam olanlar aklına geldikçe soğuk terler döküyor, döküyordu. 

    Bu esnada taksici, genç adama gitmek istediği mekana neden gitmek istediğini sordu. Genç adam ''Bir arkadaşımla randevulaştık, o yüzden gidiyorum.'' diye cevap verdi. Taksici ise ''Otogardan aldığım çoğu erkek o mekanda arkadaşıyla buluşmaya gidiyor.'' dedi. Zaten işkillenen genç adam iyice kötü olduğu için ''Abi vazgeçtim ben oraya gitmeyelim, sen en iyisi beni otogara geri bırak.'' dedi. Taksici hiç ikiletmeden kavşaktan dönüp otogara doğru yol almaya başladı. Kendisinin bir halt yediğini sanan taksici utancından konuşmaya devam etmedi. Genç adamı otogara bıraktı ve sırasını beklemek üzere arabasını durağa çekti. Genç adam ise elinde koca bir hiç olduğu halde memleketine dönüş biletini alıp uzakları seyrede seyrede evine döndü. 

    Bu sırada kadın başka erkeklerle eşleşmeye devam ediyordu elbette. Tuzağına düşürdüğü erkekleri seyehatlere çıkarıp seyehat acentelerini, yolda yiyip içtikleri ile otogarlarda ve dinlenme tesislerinde satış yapan esnafı, genç erkeklerin gittikleri şehirlerdeki kafeleri-restorantları zenginleştiriyor bu sayede evinde kös kös oturan genç erkeklerin harcamak için bir yer bulamadıkları paralarını harcamalarını sağlıyordu. Bu kadın sıradan bir kadın değildi. Bu kadın hükümetin kadın ajanlarından biriydi ve ona verilen parola ''Alın verin, ekonomiye can verin.'' idi. Hükümetin iç turizm ajanlarından olan bu kadın genç adama gerçekten tutulmuştu ama kutsal vazifesi yüzünden aşkını kalbine gömüp vatanına hizmet etmeye devam edecekti.

19 Eylül 2024 Perşembe

Erzurum'un Delileri 1

    On yaşıma kadar Aşkale'de yaşadım. Aşkale'deyken adını sürekli işittiğim bir deli vardı. Aşkaleli olmasanız bile hepiniz bu seslenişi duymuşsunuzdur: Deli Memmet. Deli Memmet zararsız bir deliydi ama aileler çocuklarını ''Deli Memmet'' ile korkuttukları için zararlı sayılıyordu. Deliydi ve ne yapacağı belli olmuyordu. Yoldan geçen bir adama parmak atabilir yahut adamın önünde diz çöküp yalvarabilirdi. Neden böyle yaptığıyla ilgili kimsenin bir fikri yoktu elbette ama bence deliler toplum onları olduğu gibi kabul edemediği için deli diye nitelendirilen ortalama vatandaşlardan ibaret. Neyse konumuz delilerin toplumdaki yeri değil, delilerin kendileri ve yaşamlarından garip hikayeler. Bu hikayeler ben Erzurum'a taşındığımda birikmeye başladı ve hala birikmeye devam ediyor. 

    Gez Mahallesi'ne taşındığımızda o mahalledeki evi satın alma sebebimiz gideceğimiz ilkokula yakın oluşu idi. Abim liseye geçmişti ve ben de orta okula geçmek için bir yıl o ilkokulda okuyup mahalleye alışacaktım. Kız kardeşimin ise o okulda geçirmesi gereken 3 yılı vardı. Mahalledeki arkadaşlıklarımız dövüş-tutaş gelişmeye devam ederken mahallede bir de delimiz olduğunu öğrendim. Aslında delimiz olduğunu öğrenmem biraz garip oldu çünkü akşamüzeri evimizin terasında otururken duyduğum ''de ve li'' seslerinin uzatılarak bağırılması beni mahalleyi kuş bakışı izlemeye itmişti. Mahallenin üst başında duran abimin yaşıtları yahut daha büyükler hep bir ağızdan ''deeeeeee-liiiiiiiiii'' diye bağırıyorlar ve mahallenin alt başında şişman kel bir adam onlara hitaben ''anan aaaaa-miiiiiii'' diye cevap veriyordu. Bu şişman kelin tek esprisi ona ''deli'' diye bağrıldığında ''anan ami'' diye cevap vermek değildi elbette. Deliydi, çünkü zeka geriliğinden ileri gelen yaş hesabı bilmeme gibi bir durumu vardı. Mesela mahallede koşup oynayan küçük bir kız çocuğuna aşık olmuştu bir ara ve yine aynı dönem tımarhaneye kapatıldığıyla ilgili bir şeyler işitmiştim. Fakat bir iki yıl sonra tekar çıkagelmişti mahalleye. Gez Mahalle'sine taşınır taşınmaz gördüğüm ilk deli adını bile bilmediğim bu ''deeeeee-liiiiiii'' olmuştu fakat son olmayacaktı.

    İkinci tanıştığım delinin ismi Ramazan ve kendisi Ramazan yahut Kurban demez mesaiye devam eder bir delidir. Hatırladığım kadarıyla onu şöyle tarif edebilirim: Karganın henüz bokunu yememiş olduğu, sasbahın en erken saatlerinde evini terkeden bu güzide delimiz, her gün utanmadan, sıkılmadan, yorulmadan ve de darılmadan bütün Erzurum'u karış karış gezerdi. Mahallemizden geçerken elindeki teypten kaideli ilahiler açar ve mahallenin ortasında kendinden geçercesine zikir çekerdi. Hay-huyların havada uçuştuğu mahallemizden geçerken çocuklara bağırır, bazen de toplarını tekmeleyip kaçardı. Aşkale'deki ''Deli Memmet'' gibi ''Deli Ramazan'' da ailelerin çocuklarını korkutmak için kullandığı bir metaydı ve popüler bir deliydi.

    Bir sonraki delimizin de yine ''deeeee-liiiiii'' gibi ismini bilmiyorum fakat ismini öğrenebileceğim kadar çok yaşamadığı içindir muhtemelen. Bu delimiz erkenden ölüp gittiği için olsa gerek, insanların hep şükranla yadettiği ve zararsız olduğuna inandığı şahsiyet sahibi bir deliydi. Kendisini tarif etmek gerekirse Amerikan rüyasını yaşayan homlıs bir vatandaşı getirebilirsiniz aklınıza. Zira kendisi bir homlıs idi. Ama öyle ''Morgıçdan battım, evim yok ,arabada yaşıyorum, çok kötü durumdayım.'' diyen az homlıslardan değil adam gibi adam ve arabasız, homlıs oğlu homlıs idi kendisi. Tabii kendisine yardım etmeye çalışanları kuduz bir köpek gibi ısırmaya çalışmasa insanlar ona kızmayacak ve yardım edeceklerdi ama işte kendini sevdirmemeyi pek severdi rahmetli. Bu arada kel göbekli değildi, saçlı ve göbekliydi. Bu zararsız delimizin Kuşkay Sitesinin olduğu tarafta, millete sikini salladığını duymuştum ama ısırdığı ve kendini sevdirmediği sadece benim uydurmam. Delinin de günahı alınmaz ya neyse. Biz 2005 yılında taşınmıştık Erzurum'a ve ben bu şahsiyet sahibi delimizi 2006 yılının yazında tanımıştım. Yanılmıyorsam kendisi henüz daha Gez Mahalle'sine alt geçit yapılmamıştı ki Kuşkay tarafındaki durakta soğuktan donarak öldü. Göbeğini örtmeyen kazağının yerine göbeğine gazete kağıtları örtmüşlerdi.

    Bu delilerin çoğunu Gez Mahalle'sindeki kahvehanelere takıldığım sırada tanıdım. Sıradaki delimiz kahvehanede tanıştığım ilk deli olan Ciuv Ayhan. Ayhan abi kendisinden işittiğime göre eskiden kuaförmüş ve bir hastalık geçirene kadar gül gibi geçinip gidiyormuş. Fakat geçirdiği hastalık nedeniyle eli çolak kalınca işini yapamaz olmuş ve işleri bozulunca karısı da onu terketmiş. Hal böyle olunca iş de bulamamış ve ortada kalmış. Ayhan abiye ''Ciuv'' diyince küfür ediyor. O yüzden adı Ciuv Ayhan. Yanından geçen biri ona ''Ciuv'' derse o da ''Basim'' diye karşılık veriyor. Ya da birisi onun kulağına bir şey söylerse o da kulağına söyleneni aynen karşısındaki kişiye söylüyor. Mesela biri gelip Ayhan abinin kulağına parmağını sokarsa o da illaki birinin kulağına parmağını sokmak zorunda hissediyor. Hülasa Ciuv Ayhan kahvehanedekilerin eğlencesiydi. Son zamanlarda göremiyorum kendisini ama ölmediyse kesin bir yerlerde birilerine basıyordur. 

    2015 ya da 2016 yılında Ramazan bayramının ardından kahvehanede bir arkadaşımla otururken Ayhan abi geldi ve yanımıza oturmak için izin istedi. Tabii biz de ona bir çay söyledik ve sohbet etmeye başladık. Sohbet ederken konu oruç tutmaktan açılınca Ayhan abi ramazanda tanık olduğu bir olaydan bahsetmeye başladı:

''La gardaş ramazanda avu kuşkayın oradan geçirem, bir de bahtım bir tene amına goyduğumun delisi durahta oturmuş, ayağ ayağ üstüne atmış, cigara içir. Hem de gündüz gözi.''

''La delisen baban amına goyim, niye ayağ ayağ üstüne atisan.''

Ramazanda sigara içen adamın ayak ayak üstüne atmasına sinirlenen Ayhan abi, beni hâlâ gülmekten öldürüyor.

6 Eylül 2024 Cuma

Sömürgeci Hayvanlar

    İçinde yaşadığımız toplumun dini inançlarına göre bizler en üstün varlıklarız. Dünya ve hatta Evren biz insanlar için kurulmuş ve hazır edilmiştir. Dolayısıyla henüz keşfedemediğimiz için uzaydan örnekler veremiyorum ama dünya üzerinde var olan diğer bütün varlıklar biz insanlara hizmet etmek için vardır. Mesela doğan ilk çocuğunu kurban etme geleneğine sahip olan Arap kavimler, artık çocuklarını kesmesin de popülasyonları biraz artsın diye tanrı, İbrahim'e gökten bir koç indirmiştir. Mesela kesilip yiyilebilmesi için etlik hayvanları ve yük taşıması için yüklük hayvanları yaratmıştır tanrı. Bu türde tanrı sözlerinden de anlaşılabileceği üzere ve hayatın ilerleyişi bu yönde olduğu için bizim toplumumuzda ve diğer toplumların çoğunda hayvanların insanlara hizmet etmek için var olduklarına inanılmaktadır.
    
    Yüzeysel olarak bakıldığında etinden, sütünden ve yumurtasından beslenerek faydalandığımız hayvanların, yününden ve tüyünden giyecekler üreterek faydalanıyoruz. Mesela atalarımız yün eğirerek elde ettikleri ipleri ot kökleriyle boyayarak renklendirmiş ve ''halı, kilim, paspas, yolluk kenarına, halıflex kenarına beş dakikada yapılır, hemen teslim edilir.'' şeklindeki slogan ile hayatımıza giren overlok ve benzeri oto dokuma makineleri çıkana kadar dokuma tezgahlarında halılar dokuyarak ve bu dokunan halıları pazarlarda satarak yaşamışlardır. Yahut hâlâ bile evlerimizde bulunan yüklüklerde üzerlerinde yatacak misafirleri bekleyen yün döşeklerimiz var. Bundan başka Erzurum'da yaşayan kadınların kullandığı ve adına ''ehram'' denen bir giysi var. Bu giysi koyun kılından sıkıca dokunmuş ve rüzgarı geçirmemesiyle ona bürünmüş kimseyi soğuktan koruyan aynı zamanda hava alabildiği için yazın da giyilebilen, çok kullanışlı olan ama artık kimsenin giymeyi tercih etmediği yöresel bir dış giysidir. Ayrıca hayvan derilerinden ceket, kemer, ayakkabı gibi giyecek ihtiyaçlarımız karşılanır ve kaz tüyü montlar giyip kuş tüyü yastıklarla uyuruz. 
    
    Az önce bahsettiğim gibi eğer yüzeysel bakarsak durum aşağı yukarı böyle görünmekte ve doğada bulunan her şey (ki buna ağaçlar, kuşlar, börtü ve böcekler, çayırlar-çiçekler, batak ve de çataklar falan da dahildir.) hizmet eder insana. Bu düzlemden bakınca bize hizmet etmek zorunda olan ve bu hizmeti çoğu zaman canları pahasına veren hayvan ve tabiatın diğer canlılarına üzülmemek elde değil. Evet üzülmek elde olmasına elde ama üzülmek neyi değiştirir ki? Söyleyeyim. Hiçbir şeyi değiştirmez. Mesela ''Yaa ben hayvansal gıda tüketmiyorum.'' diyip iyice ota samana yüklenirsin ki bu durum insanın protein alması gerekliliğini görmezden geliyor ve mesela çocuğunu vegan usüllerle beslemeye çalışan bazı annelerin(!) kendi çocuklarını öldürdüğü bir dünyada yaşıyoruz artık. Bundan başka, otla beslenmeye çalışınca tüketmek istediğin ve ekstra talep oluşturduğun ot ürünlerinin yetiştirilmesi için fazladan on binlerce hayvanın ölmesine de sebep olacaksın. Zira tarla-tapan işleriyle uğraşanlar bilir; köstebeğinden tavşanına, domuzundan kargasına, ekim yapılan tarlanın etrafında gezen bütün hayvanlar o ekine zarar vermektedir. Dolayısıyla ölmeleri o ekin için emek eden vatandaşın emeğinin çöp olmasına yeğlenecektir. Demem o ki ineğin de bir canı var köstebeğin de ve her ikisi de değerlidir. Ancak inek yiyilebilirken köstebek bok yoluna gitmiş olacaktır. Aslında bok yoluna gitmez çünkü insan yemiyorsa kurt kuş da mı köstebek eti yemiyor. Yiyor elbette ama ölümü ile insanlara hizmet etmiş sayılır mı köstebek bilemiyorum.

    Bu anlattıklarıma bakınca iki ucu boka paralel olarak dalmış bir değneğe bakar gibi iğreniyor hissedebilirsiniz. Yani durum merhametli insan için böyle en azından. Oysa ben yıllarca bu değneğin neden boka düştüğünü sorgulamaktansa insan olduğum için kendimden ve insan oldukları için diğer herkesten nefret etmiştim. Gerçi hâlâ insanlardan nefret ediyorum ama doğadaki her şeyi kendilerine hizmet etmesi amacıyla kullandıkları için değil. Çünkü doğada her şey birbirine hizmet ediyor. Bu konuyla ilgili arı-polen ilişkisi örnek gösterilir ama ben meselenin boyutunu büyüterek büyük resmi görmenizi sağlamayı hedefliyorum. Bu yüzden ormanda gezen ve yiyecek bir şeyler arayan bir ayıyı ele alalım ve bu ayı oğlu ayının yanından geçerken güneş altında parıltısını gördüğü kırmızı meyveli bir ağaca, bir kızılcık ağacına yaklaştığını düşünelim. Ayı kızılcık ağacına dadandığında açlığını giderebilmek için ağacın bütün meyvesini yiyecektir. Ayı daha kızılcıkların hepsini yiyemeden, dişlerinin arasından sağ kurtulmayı başaran bazı kızılcık çekirdekleri ayının midesini boylayacaktır. Ayının midesindeki sindirella hormonu tarafından sindirilmeye çalışılacak fakat çekirdeklerin kalın kabukları sayesinde sindirilemeyecektir. Sindirme işlemi başarısız olunca diğer posalar gibi ayının vücuduna kârı olmayacak her şey boşaltım sistemine gönderilip ayı bir başka ağaç aramaktayken boşaltım sistemi tarafından vücuttan dışarı atılacaktır. Peki bilin bakalım bir kızılcık ağacının oluşması için gerekli şartlar nelerdir? Evvet! Doğru bildiniz. Tabii ki üzeri güneş alan ve altında nemli toprak bulunan bir porsiyon ayı kakası. Yani yediğiniz orman meyveli her şeyi biraz da ayı kakasına borçlusunuz. Bu arada eskiden buralar hep dutluktu denilen yerlerin hep dutluk olmasının sebebi de insanlar ve bu iş tuvaletin icadından önceye dayanıyor.

    Bu olaydan da anlaşılabileceği üzere ayılar soylarını devam ettirmek için meyvesi olan ağaçlara ve meyvesi olan ağaçlar da sayılarını artırmak için boşaltım sistemi düzgün çalışan ayılara ihtiyaç duyar. Böylelikle her iki tür de neslini yüzlerce yıl devam ettirmiş olur. Gel gelelim insanlara, insanlar da diğer bütün türler gibi içinde yaşadıkları doğaya bağımlıdır. Nasıl ki doğada tek başına yaşamaya çalışan bir ağacı karıncalar sararsa ve bu durum ağacın ölmesine neden olursa doğada yalnız kalan bir inek ya da koyun da etrafı anında kurtlarla sarılacağı için hayatına devam edemeyecektir. Bunların sürü halinde yaşayabileceklerini iddia edenler olabilir fakat eğer önden giden koyun bir uçurumdan atlarsa bütün sürü peşinden gelecek ve nesilleri yok olacaktır ya da sürü halinde gezen inekleri kurt, ayı yahut insan gibi yırtıcı canlılar avlayıp afiyetle yiyeceklerdir. Dolayısıyla bu hayvanlar insanların onları korumasına muhtaçtır. Bunun karşılığında ise insanlara sütlerinden, yünlerinden ve doğum yaptıkça can ve cananlarından vermektedirler. Bu onların bilinçli yaptığı bir şey değil elbette fakat bu onların savunma mekanizmalarının bir parçası. Yani onlar yaşamak için insanlara, insanlar da yaşamak için onlara muhtaçtır diyebiliriz. Bunun dışında sırf her gün otları önlerine koyulsun, aşıları zamanında yapılsın, otlaklarda meralarda rahat rahat gezip gönüllerince çiftleşip doğumları için de veteriner çağrılıp sancısız doğum yapsınlar diye insanların saf duygularıyla oynayan bu hayvan oğlu hayvanlar, insanlar onları kesip yemeye kalkınca ortalığı ayağa kaldıran vegan sürülerine hiç aldırış etmeden kuzu kuzu gelip boyunlarını bıçağa sürterek intihar ediyorlar. Çünkü yedikleri bokun onlar da farkında ki buna ses çıkaramıyorlar. Hülasa bu kıssadan da anlaşılabileceği gibi sömürgeciliğin sonunda elem ve azap vardır ve şüphesiz sömürgecilerin hepsi bir gün boynunu bıçağa sürtecektir.

15 Ağustos 2024 Perşembe

Travmalı Fıransız

Sabah saat altı gibi uyandım ve balıklara atacağım yemi arabaya yükleyip suya indim. Torbası yirmi beş kilo gelen yemleri kayığıma yükledim ve henüz hava sisliyken çıktım yola. Tesisi bulmak zor olmadı. Gerçi giderken önümü görmediğim için bir iki tane halata takılma vakası yaşadım ama kıçtan takma motorlara özgü manuel tirim sayesinde halatların üzerinden motoru atlatarak yoluma devam ettim. Tesise vardığımda yavru balıkların olduğu kafeslerden birinin yanında suya düşüp boğulmuş olan bir dinozor gördüm. Dinozor diyorum çünkü bilindiği üzere ve benim de akşam olup karanlık çökünce kulaklarımla bizzat şahit olduğum üzere dinozorlara özgü sesler çıkaran göçmen kuşlardan biriydi bu. Bu sene Kuzgun Barajın'a göçerken önce Kuzgun'a ardından da suda boğularak öte dünyaya göçeceğinden bihaber bu kuşu kafesin yanından, ölüsü yavru balıklara parazit bulaştırmasın diye uzaklaştırdıktan sonra balıkları yemleye-yemleye bütün tesisi gezdim.
    
    Tesisdeki bütün balıkların iyice doyduğundan emin olunca gölün üzerindeki sis hala dağılmamış olmasına rağmen önümü görebileceğim kadar dağıldığı için kolayca kıyıya vardım. Hava soğuktu. İki bin metre rakımdaki bu gölde balık büyütmenin zorlukları saymakla bitmez fakat bu zorluklardan en kolayının soğukla mücadele etmek olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Kıyıya döndüğümde havadaki azot yahut karbonmonoksit ya da her ne zıkkım-dioksitse onu önemsemeden kıyıda birikmiş halde duran naylon çuvalların götüne ateşi verip ikamet ettiğim karavanıma doğru yola koyuldum. Sabah gelirken önceki gece yağan yağmurun ıslattığı çamurlu yolda bıraktığım izlerin hala taze göründüğünü farkettim. Fazla uzaklaşmış olmamalıydım. Nihayet karavanıma dönüp demliğin de götünü tutuşturduktan sonra kahvaltımı hazırlamaya koyuldum. Bu sırada dışarıdan bir ses duydum. Bu ses bir araba lastiğinin toprağı yavaşça çiğnerken çıkardığı sese benziyordu fakat çok daha cılızdı. Ben de kapının önünde dolaşan bir köpek olduğunu düşündüm ve camdan bakmak zahmetinde bile bulunmadım. Ardından köpeğim Ceku'nun havladığını da duyunca iyice emin oldum bundan. 
    
    Kahvaltımı ettikten sonra son olarak sigaramın götüne ateşi verip dumanıyla gönlümü şenlendirmeye başladım. Sigaramı içerken komşumuz olan firmanın çalışanlarından Yakup'un adımı bağırdığını işittim. Ne kadar fazla konuştuğu düşünülünce anlamlı bir şeyler söylediğini sanabileceğiniz biriydi Yakup. Bu kadar fazla konuşunca insan bir şeyler anlatmış olmalı diye düşündürüyordu bana ve fakat söylediklerinin anlam bütünlüğü olmadığı gibi konudan konuya uçları birbirine değmeyen tilki kuyrukları misali atlayınca insanın beynindeki tilkiler de bir duraksamıyor değildi. Neyse ki artık hayatımda Yakup adlı bir karakter yok. Kendi gitti ismi de kalmadı yadigar. Ne diyelim, yolu açık olsun. Evet, Yakup adımı bağırmış ve beni yanına çağırmıştı. ''Kim bilir ne anlatacak ve yine kafamı sikecek'' diye düşünürken ağzımda sigara, elimde tesbih, kafamda şapkamla çıktım dışarı. 

- Ne var la Yakup? diye seslendim.
- Yav hele gel bah ambu ne diyir, dedi

    Yanlarına gittiğimde düzgün yapılı orta boylu ve tahminimce yirmili yaşlarının ortalarında bir genci, yanında bisikleti ve bisikletinin üzerinde heybelerce kamp malzemesiyle bekler gördüm. 

-Ne istisen oğlum, Dedim. 
-Yav ambu yabanci herhalde, bir şeyler sorir da anlamiram. Bah ki ne diyir, dedi.
-Tamam sen işine bak, diyip Yakup'u gönderdim.
-Hi my name is Alihan brother. Welcome to Kuzgun, dedim ve ben bunu dedikten sonra ağlamaklı gözleri büyüyen genç adam:
-Hi Alihan. My name is Henri. Nice to meet you, dedi. Beni tanıdığına mutlu olduğu her halinden belliydi.

    Ardından sorununun ne olduğunu sordum ve bana burada kamp kurmak istediğini söyledi ve çadırını nereye kurarsa rahat edebileceğini sordu. Ben de rüzgar almayacağı ve yatacağı yerde taş olmayacağı şekilde bir yer gösterdim ona. Henri bana teşekkür etti ve ''Ben şimdi çadırımı kurup yatacağım yeri hazırlayacağım.'' diyip gösterdiğim yere konmak üzere yanımdan göçtü. Ben de işlerimle ilgilenmeye döndüm. Fıransız'ı kahvaltıya çağırmak gelmedi aklıma. Bu arada yan firmaya, ''kırk ayak'' diye tabir edilen, tırdan biraz küçük bir kamyonla yem geldi. Yemin sahibi yemi depoya indirmek için benden yardım istedi ben de yemini depoya indirmesine yardıma gittim. Bu iş aşağı yukarı üç saat sürdü ve ardından yemek hazırladı komşu bize. Yemeği yedikten sonra güneş tepeyi aşmış ve zaman hayli geçmişti. Saat üç sularıydı ve Fıransız aklıma bile gelmiyordu. Ne de olsa bir şeye ihtiyaç duyunca arayacağı kişi bendim. Gelip beni bulmadığına göre ya beni bulamadı ya da bir sıkıntısı yoktu. Derken akşam vakti geldi ve balıklara akşam yemini vermek icap etti. Ben akşam yemini verirken düşünen bir somon gördüm. Her zaman yaptığım gibi düşünen balıkları yukarı getirip köpeğim Ceku için pişirmek istedim. Bu arada düşünen balıktan kastım hastalanmış balık yani fazla yem yemiş ve yediği yemi sindiremediği için hipertansiyondan gözleri pörtlemiş ve neticede kör olmuş balık. Bu balıklar kör olduğu için güneşli vakitte bile suyun yüzeyinde yüzerler ve sağa sola çarpmamak için yavaşça yüzdüklerinde derileri iyice yanarak kararır. Bunlara kararmış balık da denir, kör olmuş balık da. Ama ben yavaş yavaş yüzdüklerinden ve güneşte kalıp karardıklarından olsa gerek ''kara kara düşünmek'' deyiminde anlatılan düşünmek eyleminin böyle bir şey de olabileceğini anlatmak adına ''düşünen balık'' diyorum onlara. Hastalanan balıkların bazıları da yan veya ters yüzmeye çalışırlar ve benim için kolay avlar haline gelirler. Ben de onları yakalayıp köpeğim Ceku'ya pişirir yedirirdim. Bu arada Fıransız'a vermek üzere bir buçuk kiloluk bir somon balığı da çıkardım ve yukarı gedim.
    
    Yukarı geldiğimde Fıransız çadırında yoktu. Bisikletini de etrafta göremeyince gezmeye çıktığını düşündüm. O gelene kadar en azından balığı temizleyeyim dedim ve balığı temizledim. Ceku için pişireceğim balıkları da temizledim tabii ama neredeyse hava kararmasına rağmen Fıransız gelmiyordu. Ben de Ceku için temizlediğim ''düşünen somon'' ile birkaç küçük balığı temizleyip ateşi yaktıktan sonra ateşin yanındaki taşların üzerinde pişmeye bıraktım. Ceku ise yemeği pişerken ateşin yanında uyukluyordu. Birden Fıransız çıkageldi. Fıransız'ın bisikletini bize doğru sürdüğünü gören Yakup'da bize doğru gelmeye başladı. Fıransız'a lisan-ı münasip ile bir balık vermek istediğimi ve bu balığın onun akşam yemeği olabileceğini ayrıca benim de kamp yapmayı sevdiğimi fakat imkan bulup yapamadığımı söyledim. O ise bana zaten sen burada kamp hayatı yaşıyorsun gibi bir şey söyleyip hediyem olan balık için ''ya ne gerek vardı'' nın ingilizcesini ekleyerek kabul etti. Aslında yanında sosis varmış onu pişirip yiyecekmiş akşam yemeği olarak ama bu balık çok makbule geçmişmiş. Onun için balığı temizlemiş olmam da büyük incelikmiş. Ulan Fıransız helal lan sana. Bir de eller kadir kıymet bilmiyor derler. Bak adam hem kadir biliyor hem kıymet. 

    Fıransız yanımızdan gidince Yakup bana bakıp ''ne gonuşduz la adamnan?'' dedi. ''Yakup'cuğum bu Fıransız'larda adetmiş bir yere gittiklerinde ilk karşılaştıkları adam yahut kadın farketmeksizin çadırlarına davet ediyorlarmış. Eğer teklifi geri çevirirsen de çok pis darılıyorlarmış ama darılmakla kalmayıp o kişiyi kafaya da takabiliyorlarmış çünkü bu büyük bir nezaketsizlikmiş. İşte bizim Fıransız'da seni çağıracakmış ''Ama biraz çekiniyorum.'' dedi. Ben de ''Çekinme Henri'' dedim, ''Yakup çok cana yakındır hem de konuşmayı da çok sever, siz hemen kaynaşırsınız.'' dedim. E bir de adama somon verdim ya ''Ben o zaman somonu pişirip mumları yakar Yakup'u öyle çağırırım.'' dedi. Ben Yakup'a bunları anlatınca; Yakup'un çeyrek altın gözleri cumhuriyet altınına döndü ve ''Bene ne gardaş. Ben niye gidim onun çadırında oturim. O gelsin bizim evde oturağ işte, hem de mum yakacakmış o nerden çığmış, mumi nehe yahacahmış ki yani?'' dedi. ''Sakin ol şampuan adamların kültürü bu yani napalım gideceksin ama dikkat et ha bakarsın oğlancı falan çıkar, bu ecnebilere güven olmaz. Baktın ki kötü şeyler olmaya başladı bağır ben hemen gelirim.'' dedikten sonra karavana döndüm. Dönerken de ''Sen de git evde bekle o seni çağırır mutlaka.'' dedim.

    Yakup'u evine gönderdikten sonra karavanda akşam kahvaltımı yapmak üzere yine ateşledim demliğin götünü. Ben demlikteki suyun kaynamasını beklerken kapı çaldı. Gelen Fıransız Henri idi. ''Come inside my friend.'' dedim ama içeri gelmektense beni pişirdiği balığı yemeye davet etti. ''Bana bak ulan Fıransız, ben kara kuru bir uşağım. Sen en iyisi beni vazgeç, git Yakup'u çağır.'' dedim. ''Ben balık yiyemiyorum balığa alerjim var ama Yakup balık yemeye bayılıyor.'' diye de ekledim. Bunu duyan Fıransız Yakup'un ingilizce bilmediğini ve benimle sohbet etmek istediğini söyleyince. ''Neden olmasın my friend.'' dedim. ''Sen balığını ye sonra gel burada oturalım.'' diyip Fıransız'ı gönderdim. Bu arada Yakup'u bize akşam kahvaltısına davet ettim. Yakup geldi kahvaltımızı ettik ve tam yeni demliğin götünü ateşlemiştim ki Fıransız açtı karavanın kapısını. ''Come sit share our tea.'' dedim. 
    
    Fıransız başıyla dil bilmeyen Yakup'u selamladıktan sonra nasılsın ne yapıyorsun burada tam olarak diyerek beni sorgulamaya başladı. Ben de ona ne iş yaptığımı neden bu dağ başında durduğumu falan anlattım. İşin büyüklüğünü yurt dışına ihracat yapıp yapmadığımızı sorduğunda bu işe girmek istediğini düşündüm. Bu arada Yakup çayını içerken cümlemin bittiği her noktada ''Ne diyir la? Ne gonuşisiz la?'' gibi cümleler kuruyordu. İlkin bu cümleleri ona birebir çevirmeye çalıştım ama baktım ki İngilizce-Türkçe çeviri yapmakta zorlanıyorum. Bu sefer Yakup lafa atladıkça ona bakan Fıransız'ın onunla ilgili şeyler söylediğini ve arada Yakup'un da yandaki firmanın çalışanı olduğunu, onun da ismini vererek anlattığımda sürekli Yakup'a bakıyor oluşunu gözlemledikten sonra Fıransız'ın söylediklerinin Yakup'la ilgili olduğuna dair hikayeler uydurmaya başladım. Bir süre sonra Yakup'un, Fıransız Henri'nin ölen sevgilisini andırdığına kadar getirdim işi. O yüzden kanının Yakup'a çok kaynadığını ve o sebeple buraya geldiğinde ilk başta onun yanına gittiğini falan söyleyince Yakup'un sarı yüzü kızarmaya başladı. Yakup'un kızardığını gören Henri, Yakup'un neden kızardığını sorunca bu sefer de Henri'ye yalan söylemeye başladım. ''Yakup bir homoseksüel ve galiba senden hoşlanmış o yüzden kızarıyor. Konuşamadığı için sana soramıyor ama merak ediyor senin cinsel tercihini.'' Bu sefer Henri'nin soluk benizi başladı kızarmaya ve kendisinin kadınlardan hoşlandığını hatta gezileri sırasında tanıştığı fakat şimdilerde ayrı düştüğü bir kadınla evlenmeyi düşündüğünü söyledi. Fakat bunları yine Yakup'a bakarak söylediğinden bana gün doğdu. 

    ''Yakup.'' dedim ''Bak adam kıpkırmızı oldu oğlum. Bana az önce Yakup'tan hoşlandım diye bir şey söyledi yani üstü kapalı söyledi ama ben anladım söyleyişinden.'' diye devam ettim. Ben bunu diyince sinirlenen Yakup ''Sikerem ben bunu ha.'' dedi. ''Tamam oğlum işte artık aranızda halledersiniz.'' dedim. Ben bunu diyince iyice sinirlenen Yakup '' Ben gidirem bu amına goyduğumi da yolla burdan getsin yohsa köti olacağ.'' dedikten sonra elindeki bardaktan son yudumunu alıp bardağı masaya vurdu. O, bardağı masaya sertçe bırakınca bizim Fıransız irkildi. Ben ise ona sakin olmasını söyledim. ''Yakup biraz sinirlendi bu duruma.'' dedim. ''Seninle alakası yok ama o reddedilmeyi kaldıramadı galiba. Sen rahat ol sıkıntı yok.'' ben bunları söyleyince Fıransız Henri'nin gerginliği bir nebze azaldı. Yakup gidince bana böyle durumlarda kızmaması gerektiğini sakin kalması gerektiğini falan söyledi. Ben de iletişim becerilerinin sınırlı olduğunu o yüzden sinirli olduğunu söyledim. ''O, kendisini iyi ifade edemediğini düşündüğü için onunla birlikte olmak istemedin sandı herhalde'' dedim. Bu dediklerimi mantıklı bulan Fıransız peki bana bir şey yapmaya kalkmaz değil mi, bak ben yanımda bıçak, balta falan taşıyorum diyerek, Yakup'u korkutmam için beni zarfladı. Ben de ''Zararsızdır sen rahat ol.'' dedim ve Fıransız'ı uyku tulumuna uğurladım. 

    Fıransız gittikten sonra köpek havlaması gelmeye başladı. Köpeğim, yabancı olduğu için ve bizim arka bahçede çadır kurduğundan Fıransız Henri'ye çemkiriyordu. Gidip köpeği Henri'den uzak bir yere zincirledikten sonra rahat bir uyku çektim. Hernri ve Yakup'u birbiri hakkında bu türlü düşüncelere sokup ikisine de böyle bir travma yaratmış olmanın verdiği hazla kendi kendime kahkahlar atarak uykuya daldım. Sabah olduğunda balıkları yemlemeye gittim ve geldiğimde Henri'yi hazırlanmış bir halde beni bekliyor gördüm. Sabah suya indiğimi görmüş ve kahvaltısını yapıp hazırlanmış. ''Gitmeden teşekkür edeyim dedim sana.'' dedi. Teşekkürünü etti ve yoluna gitti. O gittikten sonra Yakup geldi yemden ve bana onun gidip gitmediğini sordu. Gittiğini söyledim. Yakup '' Siktirsin getsin.'' dedi. Ben de ona olanları ona kahkahalar ata-ata anlattım. Nihayetinde bu hikaye artık sadece Fıransız Henri'nin hikayesiydi çünkü bu gerçeği asla öğrenemeyecekti. Travması yanına kar kalan Henri, muhtemelen topukları selesine değe-değe ülkeyi terk etmiştir.

1 Ağustos 2024 Perşembe

Kurban Olurum

    Ben çocukken, yazları ailecek köye giderdik ve köyde geçirdiğim zamanlardan birkaçı kurban bayramına denk gelmişti. Bu denk gelişlerle birlikte köy hayatında kurban bayramının yerine dair bir iki gözlemim oldu. Mesela, köyde herkes kurbanını kendi kapısının önünde, iyice bileğilenmiş ekmek bıçaklarıyla kesiyordu ve hayvanın vücudundaki kasılmalar bitmeden, ilk kuşbaşı haşlanmak üzere kazana girmiş oluyordu. Mesela, iyi sıyrılamamış kemikleri dişlemekten perişan oluyordu köpekler. Mesela, köyün içinde atının terkisine bağladığı öküz kafasını gezdiren ''Korkunç Mecit'' bizim kapının önüne gelip benim de kafamı keseceğini ve atının terkisinde dolaştırcağını söylüyordu. Sonra da bizim kurbanın kafasını atının terkisine bağlayıp gidiyordu. Meğer hayvanın yüzündeki etleri sıyırıp almakmış niyeti. Tabii bunu sonradan öğrendim ama bu tehdit, çocukluğum boyunca kafamı kesebilecek birinin olduğunu bilerek yaşamama neden oldu. 

    Bundan başka kurbanla ilgli şöyle bir anım var; Yıl 2004, yer Irak, oyuncular ABD'li bir gazeteci ve iki Iraklı. ABD vatandaşının elleri arkadan bağlı ve gözlerini de bez ile kapatmışlar. İki Iraklıdan birinin elinde bir ekmek bıçağı var ve gazeteciyi tıpkı kurbanlık bir hayvan gibi yere yatırmışlar. İki Iraklı birden tekbirler getiriyor ve kurban bayramında kurbanı kesmeden önce söylenen Arapça sözleri tekrarlıyorlar(allahu ekber, allahu ekber, la ilahe illah vs.). Ben bu görüntüleri, eve aldığımız VCD'nin içinde unutulmuş olan bir CD'den izlemekteyim. Ve nihayet Iraklı oyuncular ABD'li gazeteci rolündeki adamı savaş tanrısı Al-Quam'a kurban ediyorlar. Yardım çığlıklarına aldıran olmadığı gibi, boynuna inen ekmek bıçağıyla doğranan gazeteci, kalbinin pompaladığı son kanlar toprağı ıslatırken Iraklıların ellerinde kafası olduğu halde, tekbirler eşliğinde sırıtıyor. Sonrasını izleyemedim zaten. Çünkü kurban ettiklerini anladığım adamı birazdan pişirip yiyeceklerini düşündüm. 

    Nitekim çok geçmeden aşağı-yukarı bu olaydan yedi yıl sonra, Suriye iç savaşı patlak verdi. Bu savaş yaşanırken şöyle bir haber duydum; öldürdüğü Suriye askerinin ciğerini söken ÖSO militanı, elinde tuttuğu ciğeri çiğ çiğ yedi. Bunu duyunca hiç şaşırmadım. Aslında önceden yamyamlıkla ilgili bir iki şey duymuş, birkaç belgesel izlemiştim ama artık Iraklıların kestikleri kurbandan sonra, videonun devamında ölen gazeteciyi kesin yedikleri konusunda kendi içimde bir karara varmıştım. Bu sebeple yukarıda bahsettiğim ÖSO militanı yamyam, benim canımı sıkmamış ve bu türlü kişilerin güneyimizdeki sınır komşularımız olduğuyla ilgili inancımı kuvvetlendirmişti. İçimden ''amk arapları'' diye söylenmekten başka yapacağım bir şey de yoktu açıkçası.

    Arapların yamyamlığının onlara Afrikalı yamyam kabilelerden bulaştığını düşünüyordum ki bu sefer de 2017 yılında tanıştığım bir Afgan mültecinin, bana izletmek istediği fakat benim izlemeyi reddettiğim video çıktı karşıma. Bu karşılaşmada bana izletilmek istenen videoyu izlemeyi her ne kadar reddetsem de bu videoyu izlemek isteyen arkadaşımın bana anlattığına göre videoda geçen olay şu; bir Afgan genç(20 yaşında) kız kaçırmış. Fakat bu olay Taliban'ın hüküm sürdüğü bir bölgede gerçekleşmiş, yani Taliban yönetimi bu kız kaçırma olayında yetkili otorite. Bu bahse konu otoritenin kız kaçırma işlemi için verdiği ceza, kendileri şeriat ile yönetildiği için olsa gerek, ölüm. Fakat bunu uygulayış şekilleri, arkadaşımın anlattığına göre şöyle; kız kaçırmış olan yirmi yaşındaki çocuğu dört taliban üyesi tutmaktadır. Bunların ikisi çocuğun  bacaklarını diğer ikisi de kollarını tutmakta ve beşinci kişi ise elinde tuttuğu ekmek bıçağıyla çocuğun göğsünü yarıp henüz çocuk canlıyken göğsünden söktüğü ciğerini karşısında yemektedir. Bu video bana anlatıldığında tüylerim diken diken oldu, çünkü hayal bile etmeye korktum. Fakat bu insanlar böyle işler yapıyorlar maalesef. Bu sefer de içimden geçen küfür ''amk Farsları'' olmuştu.

    Kurban meselesini en dar haliyle ele almak gerekirse; islami usüllere uygun olarak yahut olmayarak kesilen kurbanlar adak diye tanrılara sunuluyorken birilerinin bu uygulamanın yanlışlığını farkedip ''eğer tanrıyı mutlu etmek istiyorsan bu etlerden yoksul insanların yararlanmasını sağla.'' fikrini ortaya atmasıyla, zayi olan et sorunu çözülmüş ve artık herkes dilediği kadar protein tüketir olmuş. İnşallah olmuştur. Oysa kestiği kurbanın eser miktarını dağıtan insanların, aslında o yıl boyunca yemesi gereken etin onda birini bile yiyemiyor olması durumuyla karşı karşıyayız, o da  kurban kesebilirlerse. Neyse ki artık kimse et yiyemiyor da böyle sorunlarımız yok. ABD'de et alerjisine sebep olan bir kene türemiş zaten. Keşke müslüman memleketlere de gelse de et sorununu yerli köklü çözsek. Bu arada, islam peygamberin amcasını savaş alanında bir mızrak marifetiyle öldürüp ciğerini de yine kendisi gibi tövbe edip müslüman olan sahabelerden, Hind isimli kadına götüren Vahşi ve kadının o ciğeri çiğ çiğ yemesiyle ünlenen bu hikayede olduğu gibi, müslüman yahut putperest farketmeksizin yamyamlık edecek kimseler; genel itibariyle cahillikten gözleri dönmüş ve fizik kanunlarına göre, yanına yaklaşan diğer nesneleri de içine çeken kara delikler gibi, cehaleti yaymak ve yanına yaklaşanı cehalete boğmakla yaşamına devam eden şekilsizlerden oluşuyor.

    Tarihin her devrinde var olan bu şekilsizlerden mümkünse uzak durun. İşbu şekilsizler, her an her yerde karşınıza çıkabilirler. Mesela yolda yürürken onlara rastlayabiliriz. Yanınızdan yörenizden geçiyor olabilirler ve yarın bir gün içlerinden bir şekilsiz, sizleri tehlikeye sokabilecek hareketlerde bulunabilir. ''Bakın bunlar şeytana tapıyor, bunlar sataniz, atayız.'' falan diye ortalığı ayağa kaldıranların, kendi tanrılarına kurban olmak istemelerinden başka, yanlarındaki insanları da kendi tanrılarına kurban etmek istemeleri gibi bir sorunumuz var. Bu sorunun çözümü ise, bu türlü zararlı kişi ve de zümreleri, kurum yahut kisveleri, tekke ve zaviyeleri kapatmak, ayrıca irtica faaliyetlerinin önüne geçmekten başka irticamtrak düşünceleri bile ezip yok etmektir. Eğer böyle yaparsak hem bize huzur içinde yaşayabileceğimiz bir memleket bırakan atalarımızın ruhları şad olur hem de sınırımızın dibinde birbirini yiyen yamyamlar varken ülkemizde böyle şeyler olmuyor olmasını devam ettirmiş oluruz. Aksi takdirde bizim memleketimizde de yamyam kimseler peyda olur ve mazallah bizi yemeye kalkarlar ve bilmeden ve istemeden ve kendi rızamız dışında, ne idüğü belirli yahut belirsiz yamyamların tanrılarına kurban olmuş buluruz kendimizi.(#ÜlkemdeYamyamİstemiyorum)

    Sözün özü şudur; kendi milli menfaatleri için bu topraklara kurban olan atalarımız yerine, şahsi menfaatleri için milletimizi kurban etmek isteyen kötü idarecilere baş kaldırıp, bu us dışı gidişe bir son vermeliyiz. Bu sebeple, eğer kendimize çeki-düzen vermezsek binlerce yıl millet olarak kalmış ve bin türlü uğraşlar sonucunda kendine yurt edinmiş olan Türkler, tarih sahnesinde marjinal bir grup olarak anılmaya başlanacaktır. Bunun önüne geçmek için Namık Kemal'in ''Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini, yoğimiş kurtaracak baht-ı kara maderini.'' sözlerine karşılık olarak Atatürk tarafından söylenmiş olan ''Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini, bulunur kurtaracak bahtı kara maderini.'' sözlerini hatırlamalı ve vatanın vatan olmasını sağlayan milletin kara bahtını, döndürmeli hep birlikte. Bu uğurda gerekirse kurban olmalı. Bu yüzden bu yazının adı ''Kurban Olurum''. Kurban olurum ama itin köpeğin yüzünden değil, milletimin varlığı adına bile isteye kurban olurum.  

23 Temmuz 2024 Salı

Az Şekerli Sigara


    Her şeyin bu kadar şekerli olduğu bir dünyada yaşamak size de yorucu gelmiyor mu? Mesela etrafınıza dönüp bir bakın, birileri etrafa gülücükler dağıtmıyor mu, yapmacık-yapmacık. Ne var ki; o içten gülücükler dağıtan sahtenur vatandaşı kime sorsan ''şeker gibi biridir'' der. Evet şeker gibi çünkü hem bolca var hem de yapmacık. Şekerin zararlarından bahsetmiyorum bile. Dünya'daki şeker kamışı rezervleri ne kadar acaba? Bizim ülkede bile her bokun içinde ağzına kadar şeker olduğuna göre, bu şeker denen nesne zahmet gerektirmeyen, ekilip biçilmeyen, ''kişiye özel fabrikalarda'' işlenmesi gerekmeyen, hatta ve hatta doğada bulunan dört elementten biri galiba(hava, su, toprak, şeker). Bu serzenişime biraz kulak kabartıp etrafınızdaki şeker oranını sorgulamaya başlarsanız göreceksiniz ki; yediğiniz ekmekten içtiğiniz çaya kadar, yani bu ikisinin arasında yiyebileceğiniz her şeyde şeker var. Bu yetmiyormuş gibi bir de tatlılarımız var. Şerbetli yahut sütlü farketmez, ağzına kadar şeker dolu hepsi. Neyse ki bünyem kaldırmıyor bu kadar şekeri. O yüzden çayıma şeker atmıyor, ekmek içi yemiyorum, kolanın sıfır şekerlisi bile midemde çeşitli komplikasyonlar oluşmasına sebep oluyor. Kapitalistleri anlıyorum, her şeyin içine şeker koymaktaki maksat satışını hızlandırmak. Mesela bahse konu şeker gibi insanları bir düşünün. Düşündünüz mü? Düşünmeyenler var gibi. Düşünsene birader...

...

Hah! Şimdi kulağını aç da iyi dinle beni, o şekerler var ya, o ''şeker gibi adam canım'' dediklerin, onlar aslında kapitalizmin kölesi olmaktan o haldeler. Tabii canım yalan mı söyleyeceğim. Şeker yemekten şekerleşmiş, yapış yapış hale gelmişler. Bu kadar şeker tüketirseniz olacağı bu. Neyse ki ben aksi-lanet biriyim de bunları yapış yapış kimselerin yüzüne karşı söyleyebiliyorum. Ha, söylüyorum da ne oluyor derseniz, onu bilemem ama üzerime düşenin bu olduğuna inandığımdan söylüyorum. Yani elbette şeker safi zarardan oluşmuyor. Aslında çok büyük faydaları da var. Mesela okula giderken annelerimizin bizlere yedirmeye çalıştığı okunmuş şekerlerdeki marrifet okunmasında değil. Çünkü şeker beyin yakıtı olarak kullanılıyor ve sağladığı enerji sayesinde sağlıklı düşünmeye yardımcı oluyor. O halde bu kadar fazla şeker tüketen insanlar ya tefekkürden artakalan zamanlarında şeker tüketiyor ya da sabahlara kadar kuantum fiziği üzerine kafa patlatıyor ki medeniyetimiz Kardaşev Ölçeği'ne göre biraz mesafe katedebilsin. Medeniyetimizin gelişmesine büyük katkılar yapan ''şeker abi ve ablalarımıza'' bakınca ''keşke ben de sıkı bir şeker tüketicisi olsam'' diyorum. Ama bu fizyolojik olarak mümkün değil. Biyolojik olarak da mümkün değil. Bu mümkün değil.

    Eskiden şeker hastalarının, şekeri, onun için can alıp can verecek kadar çok sevdikleriyle ilgili şaka yapardım ve fakat şimdilerde herkes şeker hastası. Yani şeker için çıldırıyor insanlar. Her ne kadar kan şekerim düştüğünde imdadıma yetişiyor olsa da bu ona yağılık(düşmanlık) edemeyeceğim anlamına gelmiyor. Aslında şeker benim en basit düşmanımdı. Basitten kastım bayağı değil tabii ki. Alt edilmesi en kolayıydı demek daha doğru olur galiba. Gerçi onu yavaş yavaş terketmek zorunda kalmıştım ama yine de bu durum beni pek zorlamamıştı. Fakat şekeri bıraktıktan sonra bağımlılıklarımın özgür olmama engel olduğunu farkettim ve sırayla bağımlılıklarımın üzerine üzerine yürümek marifetiyle onlardan kurtulmaya başladım. İkinci kurtulduğum bağımlılığım, kenarında temiz bir ısırık bulunan ve muhtemelen ısıran vatandaşın beğenmediği elma logolu firmanın akıllı telefonu oldu. Bu markanın dizaynı, beni diğer ürünlerini ve paralı içeriklerini kullanmaya iten cinsten olduğu için ve şarjı bok gibi olduğundan bir gün bile dayanmaması sebebiyle, kendinden soğuttu. Güvenliymiş. What about Jannifer Lawrence's icloud photos? Neyse ki bu saçma kapitalist oyunlardan sırasıyla kurtuldum.

    Yavaş yavaş elime alıyor olduğum özgürlüğün bazı bedelleri vardı elbet. Fakat bunlar öyle hayal ettiğiniz kadar zor şeyler değil. Hatta bir süre sonra bedel gibi değil de ödül gibi görünmeye başlıyorlar. Bir örneğini daha vereyim size. Sigarayı bıraktım. Evet yanlış duymadınız. Sigarayı bıraktım. Bırakmadan önce ödeyeceğim bedel, ödül değil de daha çok mahrumiyet gibi geliyordu fakat şimdi öyle gelmiyor. Şimdi bunun bir ödül olduğunu çok net bir şekilde görebiliyorum. Lise birde başladım ben sigaraya. O zamanlar büyük adam sanıyordum sigara içenleri ve ben de büyük adam olmak istiyorsam sigara içmeliydim. Büyük adamlar sigara içer. Evet içer fakat onlar da büyük adam olmak için içtilerse neden büyük adam olduklarında bırakmıyorlar sigarayı? Bunu anlamıyordum o zaman. Belki de hala büyük adam olamamışlardır. Ne zaman büyük adam olurlarsa o zama bırakırlar herhalde. Mesela ben büyük adam oldum ve bıraktım sigarayı. Gerçi büyük adamlık sigarayı bırakmakta değil ama neyse. 

    Evet sigarayı bıraktım. Ama nasıl bıraktığımı bir ben bilirim bir de Allen Carr, ha bir de Emre Üstünuçar, bir de ''4 Günde Sigarayı Kafanda Bitir'' adlı kitabı okuyup, hem kitabı hem de sigarayı bitirenler. E tabii bir de siz bileceksiniz birazdan. Geçtiğimiz sene, sigarayı bırakmak üzerine konuştuğumuz bir arkadaşım bana önermişti bu kitabı. ''Madem böyle bir şey var ben de başlayayım okumaya'' dedim ve başladım. Bu kitabın serüveni ''bir ingiliz gonyaya gelsing'' söz öbeğinde geçen ingilizin, kendisinin değil de kitabının gonyaya gelişiyle başlamış. Türk kültürüne göre dizayn edilerek sigara bırakıcıların hizmetine sunulmuş, mükemmel bir zihin açma kitabı olmuş. ''Sigara bırakıcıların'' diyorum çünkü genelde ''okuyucunun beğenisine sunulmuş'' derler ve ben bunu pek samimi bulmam. Kim kitap okuyor ki memlekette? Zira Binkitap'da hava atmak için kitap sayfası karıştırana ''okuyucu'' denmez, ''alıntı arayıcı'' denir ki onun da beğenisi kamyon arkasına yakışacak cümlelerin kalitesinden fazla değildir muhtemelen. Ben mi? Ben de kitap okumuyorum. Ama hiç değilse Binkitap'da alıntı paylaşmak için kitap karıştırmışlığım yok. Neyse, ''kitap okumayıcılara'' da laf sokullandığına göre konu değiştirillensin ve nihayet sigarayı nasıl bıraktığıma gelinlensin.

    Daha önce de dediğim gibi bu kitabı geçen sene okumaya başladım ve fakat kitap dört bölümden oluştuğundan mütevellit, gün gün ilerletmem gerekti bu süreci. Birinci günü okuduğumda kitabın, benim sigarayı bırakacağıma değil de bırakamayacağıma bir delil olacağını düşünmüştüm ama yine de biraz kafam karışmıştı. Ancak açık konuşayım; ben ''hemen kır, at o sigarayı, sigara sağlığa zararlı, kanser olursun, ülser olursun, en olmadı kangren olur kolun bacağın ve keserler'' gibi şeyler söylemesini beklerken, o ''kitabı okumaya devam ederken kendinizi baskı altında hissetmeyin ve lütfen günlük rutininizde yahut canınız ne zaman sigara çekerse sigaranızı için'' gibi şeyler söylüyordu. Yani bırak sigaradan soğutmayı bilakis teşvik ediyordu sigara içmeye. Ben de sevindim böyle olmasına tabii. Çünkü diğer türlü şeyler söyleseydi ''bana mı anlatıyorsun ulan, zaten bildiğim şeyler'' diyip kapatırdım kapağını ve bir daha yüzüne bakmazdım. Neyse ki kitap ilgi çekiciliğini korudu ve ilk günü okuyup bitirdim. Ama ilk gün bitince ikinci günü okumaya başlamak için bir gün bekledim. Bekledim ki rahat rahat sigara içeyim. Belli ki içten içe sigarayı bırakabileceğimi düşünüyordum. 

    Bir gün aranın ardından ikinci günü okumaya başladım. İlk gündeki sarsıcı kısımlar sigaranın aslında ne olduğu ve ne olmadığıyla ilgili anlatılardan ibaretti. Fakat ikinci gün bu anlatıların yanına bir de tütün şirketlerinin aynı zamanda ilaç şirketlerine de sahip olduklarını, sattıkları zehrin panzehirini de yine kendilerinin sattığını, yahut sigaraya muadil olarak çıkarılan ve daha az zararlı diye insanların alması sağlanan ürünlerin, mesela elektronik sigaraların falan da üreticilerinin yine kendileri olduğunu söylüyordu. Bunlar da kafa karıştırıcıydı fakat ''büyük resim ne olursa olsun, ben sigara içmeyi bırakmak istemiyordum, beni zehirliyorlar belki ama ben bile isteye zehirleniyorum. Kimse benim irademi sorgulamasın'' şeklinde beyanatları içimden vermeye devam ediyordum. Bu arada kitap bana, sigara içmeye devam etmemi telkin ediyor ve birden kesip atmamam yönünde uyarılarda bulunuyordu. ''Tamam kabul. Yani benim için sorun yok ama bence şu tütün şirketleriyle ilgili de ağır konuşuyorsun. Ayıp oluyor adamlara Allen'cığım. Yani sözlerine dikkat et. Ne de olsa adamlar amme hizmeti yapıyor'' diyorum içimden ama Allen'cığım öleli olmuş baya. Neyse ki ikinci günü de sigarayı bırakmadan atlattım ama içten içe etkilendiğimi de hissediyordum. Üçüncü güne geçmek için üç gün ara vermeyi uygun gördüm ve bahse konu üç günü çoktan biraz daha çok sigara içerek geçirdim.

    Bol sigara içmeli üç günün ardından kitaba döndüm dönmesine ama tabiri caizse de caiz değilse de ayaklarım geri geri gidiyordu. Bu geri gidişe rağmen sigarayı bırakmak adına kararlı duruşumu sürdürüp ölüme atılan bir kahraman gibi, cigerlerimi sigara dumanıyla doldurarak gerdim göğsümü. Bu geriş, girişme ve sunuşun ardından üçüncü günün sillelerini yemeye hazırdım artık. İyice sarsılan inancımı yıkmak için bir kaç darbeye daha ihtiyaç vardı fakat Allen Carr(Toprağı bol olsun) bu darbeyi vurmak için acele etmiyordu. Bu ise zihnimdeki büyük canavarın yani sigarayla ilgili olumlu düşüncelerimin sürekli sızlanmasına sebep oluyordu. Bu sızlanmaların sesi yükseldikçe doğru yolda olduğumu daha çok hissediyordum ama doğru yolda olmak istediğime olan inancım da sağlam değildi. Yine de kitabı okumaya devam ettim ve zor bela da olsa üçüncü günü bitirdim. Üçüncü gün bittiğinde, dördüncü günü bitirdiğimde sigarayı bırakacağımdan da artık emindim. 

    Peki dördüncü günü okumaya başlamak için kaç gün ara verdim dersiniz? Söyleyeyim; tam bir yıl ara verdim. Yani yola çıkarken bu kitap zaten benim sigarayı bırakmamı sağlayamaz diye düşünürken son güne geldiğimde sigarayı bırakacağımdan emin olduğum için korktum ve sigarayı bırakmaktansa kitabı bırakmayı seçtim. Cengiz'in Eyşan'a dediği gibi karanlık yolu seçtim ama hep karanlık yolu seçmek zorunda değiliz bunu anladım. Çünkü bahse konu olaydan tam bir yıl sonra aynı kitabı tekrar okudum ve bu sefer dördüncü gününü de bekletmeden okuyup bitirdim. Kitap bittiğinde ne zihnimdeki canavar yaşıyordu artık ne de vücüdumdaki. Hem nikotin canavarından hem de sigaranın fayda getirdiğiyle alakalı oluşan yanlış inançlarımdan kurtulmuştum.

    Bu yazıyı yazmamın sebebi ise Allen Carr'ın kitabının satışından alacağım komisyondur. Aşağıdaki linkten kitabın siparişini verebilirsiniz. Linki bulamazsanız da önemli değil. Sigarayı bırakın yeter. Şekeri de bıraksanız fena olmaz. Zira sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. Vücudunuza iyi bakın ki yaşlandığınızda o da size iyi baksın. Sosyal mesajımı da verdiğime göre artık uzatmayayım. Sağlıklı günler dilerim. Esen kalın.

2 Temmuz 2024 Salı

Cesur Kızın Patiği


1. Bölüm: Yazlıkçılar

    Çocukluğumun yaz tatilleri bok kokardı. Çünkü her yaz tatilinde köye giderdim ve yazımı kışa çevirecek olan okulun başlamasına bir hafta kaldığı haberi gelene kadar, köyde kalırdım. Yok be, şaka yaptım çünkü çoğu zaman sıkılırdım köyde ve yazın sonuna geldiğimizde köyden bıkmış bir halde okulumu aşırı özlemiş bir vaziyette bulurdum kendimi. Ama köyde yaşamanın türlü türlü faydaları var. Bunları saymakla bitirebilir miyim bilmiyorum, sizin için deneyeceğim. Mesela köyde, zengin-fakir yahut var-yok demeden herkesin kahvaltısında süt, kaymak, yağ ve peynir karesi mutlaka olurdu, çünkü bir tane hayvanın da olsa yüz tane hayvanın da olsa, o hayvanlara ayırdığın mesaiden artakalan büyük zamanda elindeki sütle oynayıp; kaymağını alabilir, çökertip lorunu alabilir, civil peynir yahut yağ yapabilirsin. 
    
    Hülasa köyde yaşayan herkes sütle oynamış, oynuyor ve oynayacak olduğundan süt ürünleri üretilmeye ve kahvaltılarda tüketilmeye devam edecektir. Bu durumda köyde yaşayan herkes eşittir diyebiliriz. Hatta köye yalnızca yazları gelenlerden ziyade, kışı da o köyde geçirmiş olan kimseler ''biraz daha eşittir'' desek yanılmış olmayız. Zira gariban köylü her zaman konuya daha hakimdir ve ne zaman keklik avlamaya gidilir, ne zaman yaylaya çıkılıp şenlik yapılır, ne zaman ahududu çalıları meyve verir, ne zaman derede balık tutulur vs. bunların hepsini çok daha iyi bilir, bu nedenle yaptığından emindir. Oysa şehirden yazları köye gelen insanların, köyün tadını çıkarmak için yaptıkları tek şey; gölgede oturup çay içmek ve kış boyunca yaşadıkları yerlerde biriktirdikleri dedikoduları, yerel halkın boş dimağlarına serzenişler başlığıyla, yaz boyunca yinelemekten ibaret. Bu dilli düdük gibi öten yazlıkçı takımını en mutlu eden şey ise yaylada şenlik yapıldığı sırada, hareketlerini beğenmedikleri diğer yazlıkçıları köylü milletine kesmek olur.

    Mesela köyün eşitleyiciliğine bir başka örnek ise erkekler için kara lastik ve kadınlar için ise ''cizlabet'' ya da buna benzer bir söylenişi olan ve şeffaf plastikten yapılan ayakkabıların giyilmesidir. Köyde, o pahalı markanın ayakkabılarıyla gezemezsin ya da spor ayakkabınla sağa sola koşturamazsın. Çünkü bunun boku var, püsürü var, fışkısı var çamuru var, yamanı var samanı var. Yani var da var. O yüzden plastik bir ayakkabı, köy yeri için en uygun ayak kabıdır denebilir. Diyelim ki gün boyu gezdiniz köyün içinde ve taze hayvan boklarına bastığınız için, ayağınızdaki naylon kap pislendi. Akşam eve geldiğinizde bir su tutarsanız ilk aldığınızda yıkayıp giymediğinizi göz önünde bulundurursak eskisinden de temiz olur.

2. Bölüm: Köyde İşleyiş

    Köyde işleyiş şöyledir; erkek-kadın birlikte uyanır elini yüzünü yıkamadan daha, hayvanları ahırdan çıkarıp diğer hayvanlarla birlikte otlasınlar diye dağa doğru uğurlar ve pislenen ahırı temizler. Bu sırada hayvanların çobanı hayvanlarla birlikte o dağ senin bu dağ benim akşama kadar gezer ve nihayet akşam olduğunda, hava kararmadan yarım saat önce, köye gelmiş olur. Peki hayvanlar dağdayken ne olur? Tabii ki kahvaltı hazırlanır ve yağ, bal, kaymak, pekmez, peynir, zeytin gibi zengin kahvaltılıklar, tandırda pişirilmiş ve Türkiye'de yapılan pizza hamurundan en az iki ya da üç kat daha ince bir ekmek vasıtasıyla, mideye indirilir. Yemeği yedikten sonra mayışlanır ve mayışan kimseler çaylarını da içtikten sonra, yazın o sıcağına rağmen içine gireni üşüten evlerinin, soğuk odalarında uykuya dalar. Öğlen sıcağı atlatılana kadar uyunur ve sonra uyanılıp, varsa evin işleri görülür yoksa yazlıkçı misafirlerle uğraşlanır ve bu uğraşın ardından, dağdan geri gelen hayvanlar toplanarak ahırlarına götürülür. Ahırına dönmeyen hayvanlar varsa, aranıp bulunur ve onlar da ahıra götürüldükten sonra, sabahtan beri ot yiyip göt büyüten ineklerin dolgun memeleri, yine kadın-erkek farketmeksizin, avuçlanır ve kuyrukları bacaklarına bağlı duran ineklerden süt sağılır.

    Kötü kalite demirlerden üretilmiş olan, gök rengi kovalara sağılan sütler, adına ''cakkıl(iki kova birden taşımaya yarayan omuzluk)'' denen hacet sayesinde, sütleri satın alacak olan mandıracının arabasını parkettiği yere kadar taşınır. Cakkıl iki ucunda birer metre kadar aşağıya sarkan zincirler ve zincirlerin ucunda bulunan kancalar olan, tahtadan bir gövdeye sahip nesnenin ismidir. Bu icat kovaların kulplarını tutan kancalar sayesinde, tek seferde iki kova süt taşıma vizyonuyla geliştirilmiş olan bir alettir. Sağılan sütler, cakkılı omuzlayan kişi sayesinde, sütü alacak olan mandıracının arabasını yanaştırdığı noktaya taşınır ve mandıracı sütü tarttıktan sonra, satın aldığı sütün miktarını elindeki küçük deftere yazıp, sütlerle birlikte bölgeden uzaklaşır. İşte sofranıza gelen sütün serüveni böyle devam ediyor. Buradan gerisini de Mandıra Filozofu'na sorun, o anlatsın çünkü ben buraya kadar olan kısmını biliyorum.

3. Bölüm: Eğitim Öğretim

    Evet köydeki işleyişe şöyle bir bakış attığımıza göre artık köydeki eğitim ve öğretim hayatına dair bir iki şey söylemenin vakti geldi. Benim annem de dahil olmak üzere, eskiden köy çocukları köydeki ilkokulda eğitim görürlermiş. Bu okul köyün girişinde ve içerisinde bir sınıf bulunan küçük bir köy okulu. Okulun kapısından çıkınca sağa dönüp on adım attıktan sonra, üç tane yan yana duran tuvalet çıkıyor karşınıza. Tuvaleti karşınıza alıp, okulun köşesinden sağa dönünce on adım atıp tekrar sağınıza baktığınızda ise, köy okulunda çalışmak için gelen öğretmen için hazırlanmış tek göz odayı göreceksiniz. Yani eskiden görecektiniz. Ben küçük bir çocukken artık köy okulu kapanalı yıllar olmuştu ve köy okulunda düğün yemekleri verilir hale gelmişti. Benim ilk gençliğimde de kısır gecesi diye adlandırdığımız, sazlı-sözlü eğlenceler yapılırdı orada. Kısır gecesi, evlenecek erkeğin eğlence gecesidir ve müzikler eşliğinde içilip-sıçılarak gerçekleştirilir. Bundan beş altı yıl önce ise o köy okulu içerisine, duvarların dibinden bir metre dışarıda olacak şekilde yerleştirilen bir sekiyle, kadınlara kermes alanı gibi bir şeye dönüştürüldü. Köy muhtarını seçmek için kurulan sandık da oraya kuruluyor. 

    Velhasıl köy okulu diye bir şey yok artık. Ama yine çocukluğumda var olan, köy camisindeki elif-ba eğitimini her yaz aldım. Bu eğitimden aldığım bir şey olduğu söylenemez, çünkü her sene elif-ba'yı bitirip Kuran'a geçiyor, Kuran'a geçtiği için Kuran kursundakilere şeker dağıtıyor ve sonraki sene elif-ba'dan başlamak üzere Kuran kursunu terkediyordum. Kuran kursuna dair hatırladığım şeyler de; genelde okuduğum elif-ba'dan ziyade, okuyamadığım için hocadan yediğim dayaklar ve mahvilden atlayıp koşturduğumuz zamanlardır. Ha, bir de Kuran kursu çıkışlarını çok iyi hatırlıyorum. Benim için Kuran kursuna gitmenin en zevkli yanı Kuran kursunun bitişi ve çıkışımızdı. Bundan başka, köyümüzde Şahset isimli bir amca var idi. Kimisi ona Şahset Dede derdi. Bu sakalsız ve de vitaminsiz dede çocukları çok severdi, yani herhalde severdi diye düşünüyorum. Neyse hikayeden sonra siz karar verirsiniz Şahsettin Efendi'nin çocukları sevip sevmediğine.

    Şahset Amca biz çocuklar için ''sürecek'' yapardı. Sürecek; kuran okurken okuduğun yeri işaret eden ucu sivri ve tahtadan yontulma bir alet. Fakat, yaptığı sürecekleri öylece vermezdi bize. Bizleri bu sürecekleri hak edip-etmediğimize göre derecelendirir ona binaen iyi sürecekleri bazılarına, daha kötü olanları başkalarına verirdi. Bizden tabii ki bir ücret de talep etmezdi. O sürecekleri alıp eve koşarken Harry Potter'ın sihirli asasını aldığında hissettiği şeyleri hissederdik. Her yaz yeni bir asa edindiğini düşünsene, çıldırırsın. Senelerden bir sene, Şahset Amca sürecek edinme ritüelindeki sınavı çok başka bir seviyeye çıkarma kararı almış. Tabii zavallı biz kuran kursu talebelerinin bundan haberi yok. Özellikle yazlıkçı çocukların doğayla iyi geçinme anlamında eksik olduğunu düşünmüş olacak ki, birazdan sunduğu ağır şartı şehirli çocukların gözlerinin içine bakarak söylemişti. 

    Ummuştu ki şehirli çocukların içinden cesur kimseler çıkar. Fakat Şahsettin Efendinin bilmediği şey; ailelerimiz bizi öyle el bebek gül bebek yetiştirdi ki, bırak canımızı bile-isteye yakmayı, yanlışlıkla yaksak bile perişan olurlardı. Şahset Amcanın şartı ''en güzel süreceği isteyen, elini kapının önündeki ısırganların arasına daldırıp, bir avuç ısırgan otu alacak ve avucunun içinde iyice sıkacak ki ben onun en cesurunuz olduğunu anlayayım ve bu elimde görmüş olduğunuz nadide parçayı kendisine takdim edeyim'' şeklindeydi. Fakat ne ben ne de diğer yazlıkçı çocuklar ellerini ısırganların arasına daldırmaya cesaret edemedi. 

    Edemezdik, çünkü yaz boyunca oraya-buraya koştururken en az iki kez ısırganların arasına düşerdik, yahut elimiz kolumuz çarpardı ve haşlanırdık. Ancak bizim gözümüzü korkutan şeyi köylü çocuklar hayatları boyunca her an yaşadıklarından, ısırgan otunun tillahı gelse boştu. Köylü talebelerden en yamanı hemen elini ısırganların arasına daldırıp, kopardığı ısırgan otu yapraklarını avucunda sıkarak Şahsettin Efendi'ye uzattı. Şahset Amca bu manzara karşısında kayıtsız kalamazdı ve kalmadı da. Elinde tuttuğu canım süreceği bu yürekli kızın cesaretine takdim etti. Ben, ''ulan acaba bu sürecek elimin acısına ve kaşıntısına değer bir şey mi'' diye düşünüyorken daha, bu cesur kızın bunları yapması beni hayrete düşürmüştü. Acaba o da benim gibi, elde edeceği süreceğin çekeceği acıya değip değmeyeceğini hesaplamış mıydı? Bence, ''sonunu düşünen kahraman olamaz'' diye bile düşünmeden, hemen avuçlamıştı ısırgaları. Tabii bir hafta boyunca kaşıntıdan elini yara etmişti ama yine de bu, onun cesur biri olduğu gerçeğini değiştirmezdi. Bu cesur kız beni kendine hayran bırakmıştı.

4. Bölüm: Sosyal Faaliyetler

    Eskiden harman olarak kullanılan yeri, ben küçükken futbol sahası olarak kullanılıyorduk. Toplasan otuz metre yoktur uzunluğu ve eni de en fazla yirmi metredir ama ben küçükken o sahayı koşup bitirmek pek mümkün görünmüyordu. Bu harman yerinde futbol oynamaktan başka güreş müsabakaları yapar, yenilenleri rencide etme seansları düzenlerdik. Akşamları da oturup sohbet eder çekirdek çitler, birbirimize cin hikayeleri anlatırdık. Tabii o zamanlar köylerde yaşayan insanlar vardı ve yazlıkçılar köylere akın ettiği için de bir sürü çocuk gelirdi köye ama artık yazlıkçıların çocukları bağımsızlıklarını ilan ettiler ve kışlıkçıların çocukları da köyü tamamen terkettiler. Dolayısıyla köylerde ne yazlıkçı kaldı ne de kışlıkçı artık. Yani köyler boş, millet aj aj. Neyse ne. Konumuz bu değil şimdi. 

    Konumuz köyde yapılanlar ve yapılmayanlar. Yapılanlardan biri daha önce de bahsettiğim gibi balık tutmak. Yapılmayan ise balık tutmaya giderken Alihan'ı götürmek. 
-Neden peki? 
+Çünkü Alihan küçük daha, çünkü biz balık tutmaya çalışırken Alihan bize ayak bağı olur. 
-Ner'den duydun bunu? 
+Duymadım, gördüm, daha önceki deneyimlerimden biliyorum. 
-Söz bak, bu sefer öyle olmiycak. 
+Bu kaçıncı söz oğlum, biraz büyü öyle gidelim beraber. 
-Bana ne bana ne. Ben gitmezsem siz de gidemezsiniz. Bak anneme söylerim ''harmanda oturmaya gitmedi, balık tutmaya gitti'' derim. O yüzden beni de götür. 
+Tamam o zaman. Git üstüne mont al gel, biz seni burada bekliyoruz. 

Bu konuşma ben ve beni yanlarından götürmek istemeyen abimle dayımın oğlu arasında geçiyor. Ben içeri gidiyorum. Montumu giyip dışarı çıkıyorum ki gidelim. Ama görüyorum ki beni unutup gitmişler. Yahu ne ara unuttunuz daha bir dakika önce ''montumu alıp gelicem'' demedim mi ben size? Abimle dayımın oğlunda ya ''alzaymır'' vardı ya da ''etenşın defisit'' oldukları için anlamadılar ne dediğimi. Velhasıl ben ağlayıp zırlardım çoğu zaman ama ne onlar beni duyardı ne de bir dahaki sefere yanlarında götürürlerdi ve ne ben onlara inanmaktan vazgeçerdim ne de onlar beni kandırmaktan. Ama ziyanı yok çünkü gerçekten büyük sıkıntıydı benimle balığa gitmek. Hele de geceleri. 
    
    Ben gündüz bile otların arasında yılan olur diye çekine çekine gezen bir çocuktum, hal böyleyken gece görmediğim halde otların arasında gezmek çok büyük zulümdü, hem bana hem de beni yanında götüren kişiye. Diyelim ki abimle dayımın oğlu bir bok yiyip beni yanlarında götürdüler balık tutmaya, abimin kıçının dibinden ayrılamazdım. Mesela dere boyunca ilerlerken oldu ki abimden uzakta kaldım, aradaki mesafeyi aşıp yanına gidemezdim, ya arada bir yerde bir yılan varsa diye. Abimin gelip beni oradan alması gerekirdi. Hal böyle olunca da; abim, yaşamak istediği balık tutma keyfinin on katı eziyetle dönerdi balık tutmaktan. Bu yüzden de beni götürmemek için elinden geleni yapardı. 

    Aynı derede, dere boyunca yürürken es geçtiğimiz, adına ''Kilise Dibi'' denen bir yer vardı. Orayı es geçiyorduk çünkü ''Dürtme Tor'' ile balık tutuyorduk. Dürtme tor dediğimiz balık yakalama aleti; iki odun parçası arasında gerilmiş bir parça ağ olan ve içine balık girince balığı sudan kesmek üzere tasarlanmış bir av malzemesiydi. Bahse konu iki odunla, taşların altları dürtülerek balıklar rahatsız edilip ağın içine girdiği anda sudan kesilmesi hedefleniyordu. Böyle balık tutmak için ise derenin derin olmaması gerekiyordu ve Kilise Dibi dediğimiz yer derin bir bölgeydi. Çünkü önüne taşlar yığmıştık ve gündüzleri serinlemek için suya giriyorduk orada. 
    
    Günlerden bir gün yine orada yüzmeye gittik. Yüzerken abim taşların altını yoklamaya başladı, alabalık tutmaya çalışıyordu. Ben sudan çıkmıştım ve suyun kenarında güneşleniyordum. Bu sırada abim ''evreka'' diye bağırdı. Balığı bulmuştu. Biraz daha uğraştıktan sonra ''aha, yakaladım'' diye bağırdı. Evet yakalamıştı ama yakaladığı şey bir alabalık değil bir yılandı. Yılanı sudan çıkarır çıkarmaz cin çarpmışa dönen abim; küfürler savurarak yılanı etraftaki kayalara vurmaya başladı. Kendine geldiğinde zavallı yılan için iş işten geçmişti ve abim yılanın öldüğünü görünce, inceleyelim diye getirip kıyıya bıraktı. Ama ben ''yılanın ölüsü de yılandır'' diyerek, uzaktan izlemekle yetindim.

5. Bölüm: Asosyal Faaliyetler

    Yazlardan, benim liseye geçtiğim, artık büyüdüm zannettiğim ve o sene yaşıtım hiçbir arkadaşımın köye gelmek istemediği bir yaz günü; evin kapısının önünde oturmuş can sıkıntımı gidermek için ortalığı sularken, gözüme çarpan bir bıçağı elime alıp ''neden kendim için bir yay ve birkaç ok yapmayayım'' diye içimden geçirdikten sonra, bahçemizdeki ağaçlardan birinin yere yakın dallarından yay yapmak için en idealini kesmeye başladım. Çok canım sıkılıyordu ve köydeki müstakil bahçeler dışında kalan tek ağaçlık yere gidip kuş vurmak, kuş yoksa ağaçları hedef alarak ok atmak istiyordum. 

    Arkadaşı olmamak insanı yaratıcılığa zorluyor demek ki. Aslında arkadaşlık etmeyi denediğim, benden bir kaç yaş küçük iki çocuk vardı köyde ama bir önceki sene onlarla arkadaşlık etmeye çalışmış ve aptallıkları sebebiyle onları dövmek zorunda kalmıştım. Bu yüzden onlarla bir şeyler yapmaktansa yayımı-okumu kuşanıp vahşi doğaya gitmek daha cazip gelmişti. Derken kendime bir yay ve bir iki tane de ok yaptıktan sonra, teyzemden yayıma kiriş olarak kullanmak üzere bir ''don lastiği'' rica ettim. Yayım tamamlanınca onu omzumdan çapraz asıp, oklarımı da yanıma alarak, bahsettiğim ağaçlığa doğru emin adımlarla yürümeye başladım. 

    Vakit ikindi vaktiydi. Aniden esen rüzgarlarla irkilen kavak yaprakları sanki bu mağrur yürüyüşümü alkışlıyor gibiydi. Oraya vardığımda etrafta kimse olmadığını ve gayet sessiz olduğunu gördüm. Yalnızlık iyidi çünkü nerede çokluk orada bokluk, hele de elinizde bir silah var ise. Köyümüzün konumuna göre ağaçlıklar atış yapacağım poligona gölge oluşturmuş arkalarında gezen güneşin bana değmesini engelliyorlardı. Bu benim için bulunmaz bir nimetti. Vaktin böyle olacağını hesap etmemiştim elbette ama böyle denk gelmiş olması beni keyiflendirmişti. Bu keyifle birlikte yayımı geriyor, oklarımı çıplak ağaçlara doğru savuruyor ve yayımdan fırlayan okların sanki hiçbir şey olmamış gibi havada uçup hiçbir yere değmeden yere düşüşlerini seyrediyordum. Oklarımın, hedeflediğim ağaçlara değse bile ağaca saplanmıyor olması canımı sıkıyordu, bu yüzden onları iyice sivriltmeliyim diye düşündüm.

    Okları elime alıp sivriltme işine girdiğim sırada, az önce bahsettiğim zirzop çocuklar atış poligonumun ortasına spawn oldular. ''Abi napıyorsun'' falan derken, çocuklardan biri yayımı eline aldı ve ''abi bize de yay yapsana biz de ok atalım'' dedi. Yok oğlum hadi gidin buradan, beni rahat bırakın dememe aldırmayıp ısrara devam ettiler. Ben de ''tamam, ama sakın birbirinize atayım demeyin'' dedim. Ben bunu derken, eline yayımı almış olan çocuk, yerden bir de ok alıp yaya yerleştirdi ve bu ikisinin benim yanıma geldiğini gördüğü için yanımıza gelen başka bir çocuğa doğru nişan aldı. ''Lan napıyorsun sen, daha şimdi demedim mi birbirinize doğrultmayın diye'' demeye kalmadan yeni gelen çocuğa gezleyip gerdiği yayın kirişi, zirzop çocuğun elinden kaçtı. Kaçar kaçmaz, ağaçlara saplanmıyor diye sivrilttiğim ucu, karşıdan gelen çocuğun gözüne çarptı. Çocuk gözünü tutup ''yandım Allah'' der demez, bu yanımdaki iki hergele topukları yağlayıp, köyün diğer tarafına doğru kaçmaya başladılar. Ben ise kala-kaldım üçüncü çocukla bir başıma. 

    Çocuk gözünü tutmuş ağlıyor, bağırıyordu. Ben ise panik olmuş bir halde, çocuğa nasıl yardım edeceğimi bilemeden, sağa sola koşturuyordum ki; önümüzden akan ince su birikintisini görünce ''gel yıkayalım gözünü dedim'' çocuğun gözünü yıkayınca gördüm ki kan var gözünde, iyice korktum. Yaşadığı eve doğru bağırdım ve evlerinden bir kız çıkıp koşar adım bize doğru gelmeye başladı. Bu gelen ''cesur kız'' dı. Ben onu görünce, çocuğu ailesine teslim ettikten sonra olacakları düşünüp tedirgin olmaya başladım. Çünkü olayın faili her ne kadar ben olmasam da müsebbibi bendim. O yüzden, çocuk ailesine kavuştuğu an ben de topukları yağlayıp kaçmaya başladım. 14 yaşındaydım ve bir çocuğun gözünün kör olmasına sebep olmuştum. Bu benim için dünyanın sonuydu. Kaçarken, kafamda bana sorulabilecek sorular dönüyor ve o kaçan iki veledi bu sene de dövmediğim için kendime lanet ediyordum. 
    
6. Bölüm: Cesur Kızın Patiği

    Kaçıyordum. Cesur kız, ondan kaçtığımı sanıyordu belki ama ben bu gördüklerimi görmüş, bu yaşadıklarımı yaşamış olmaktan kaçıyordum. Kaçıp eve gittim. Kimseye görünmeden iç odadaki yüklüğün arkasına gidip saklandım. Orada saklanırken cesaretin bedeli üzerine düşündüm. Cesaretin bedeli, sonucuna katlanmakmış. Ben cesaretsizliğimin esareti altında, kefaletimi ödeyip beni serbest bırakacakları anı, korku içinde bekliyordum ve bunun çok uzak olmadığını biliyordum ama yine de o anın gelmemesini ummaktan başka çarem yoktu. Ailemin de hiçbir şeyde haberi yoktu. Belki onlara anlatsam bu kadar korkmama gerek kalmazdı ama söylemedim. 

    O karanlık odada yün döşeklerin arkasına saklanmış olan ben ve omzumda gezme cesaretini gösterip sonucuna katlanan uzunca bacaklı örümcek öylece ölümü bekliyorduk. Gerçi örümcek çoktan ölmüştü ama benimkine daha vardı. Biraz sonra evin kapısı dan-dun dövülmeye başlandı. Bu, korkaklığımın son demlerinde olduğumun habercisiydi. Kapıyı teyzem açtı cesur kız ve annesine. Çocuğun gözüne olanları ve yanında da benim olduğumu söylediler. Teyzem onları içeri buyur etti ve beni odaya çağırdı. Gittim kanepeye oturdum. Başım yerde, her şeyi olduğu gibi anlattım. Konuşurken gördüğüm şey, halıdaki çiçek deseniyle, cesur kızın patiğindeki çiçek deseninin aynı olduğuydu. Sonra asıl failin ben olmadığı anlaşılınca gittiler. Ama asıl fail bendim ve ne yazık ki asıl failler hiçbir zaman ceza almıyorlar.

10/02/2024
Erzurum/İspir/Arkun Barajı

Eren İlber

  Gelen geçti konan göçtü uçmağa vardı erenler Boş dimağa güller diken, gençliğe yardı erenler Yetişirken onu gördük aklı selim çok yol duyd...