25 Haziran 2024 Salı

Özgür Eşekler

 Özgürlüğün bir yanılsama olduğunu hepiniz duymuşsunuzdur. Fakat özgürlük bir yanılsama değil maalesef. Özgür olmanın nelere mal olduğunu bilince, keşke öyle olsaydı demek geliyor insanın içinden. Yani keşke özgür olmasaydık. Neden böyle söylediğimi yazının sonunda çok daha iyi bir şekilde anlamış olacaksınız. Bu yüzden en iyisi, özgür iradenizle bu yazıyı okuyup bitirmeniz olacaktır. Keyifli seyirler.

    Geçen gün güneye doğru bir seyahate çıktım. Bu şehirlerarası bir yolculuktu. Pek yavaş bir biçimde, trafik kurallarını da kendime uydurarak ilerledim. Yolda giderken bir eşek gördüm ve üstüne binmeye çalışan bir çocuk vardı. Çocuk, daha ileride yürüyen ve biri katıra, diğeri eşeğe binmiş başka iki kişiyle birlikte önlerinde yayılan küçükbaş hayvanları güdüyordu. Bu çobanlar belli ki dolaşmaktan yorulmuş, bineklerinin sırtlarına binmişlerdi. 

    Yol devam etti. Az gittim, bir eşek daha gördüm. Uz gidince ikinci ve üçüncü bir eşeğe daha rastladım. Bu eşekler ana yolların kenarında ve yan yörelerinde herhangi bir sahip bulunmaksızın geziyor, gönüllerince eğleniyorlardı. Yolun kenarında gezdikleri için de seyir hâlindeki arabalara mazarrat olmuyorlardı. Bu semersiz, kemersiz, zincirsiz ve de yularsız eşeklerin bir sahibi yoktu. Bunlar özgür eşekler olmalıydı. Özgürdüler, fakat tiplerinden ve vaziyetlerinden anlaşılabileceği gibi, artık işe yaramadıkları ve etlerinin yenmesi günah sayıldığı için, yani yaş haddinden özgürdüler. Bu had sebebiyle özgür kalan at ve eşekler doğada gönüllerince otlayıp gönülsüzce kurtlara yem olana kadar yaşamaya devam ederler. Bu arada dere tepe düz gittikten sonra yine yol kenarlarında özgür eşeklere rastladığımı belirteyim ve belki farkında olmayanlarınız vardır diye söylüyorum; ülkemizdeki özgür eşek popülasyonu azımsanmayacak kadar çok.

    Gidişte ve dönüşte yol kenarlarında arabaların çarpması sonucu ölmüş birkaç köpek, birkaç tilki, birkaç karga ve saksağandan başka, yolun ortasında durmuş ölümü bekleyen bir de güvercin gördüm. O da muhtemelen ölmüş ve otoban kenarlarında aç aç dolanan diğer etçil hayvanlar için besin kaynağı olmuştur. Bu döngü böylece sürüp gidiyor ve yolda ölen canlıları yemek için gelen canlıların da ölmesiyle, onları yemeye gelenler de ölüyor. Ölüyor; bu sirkülasyon sayesinde hayvan popülasyonu bir şekilde dengede kalıyor. Yani umarım kalıyordur. Neyse ki seyahate çıkarken görmüş olduğum özgür eşekler, seyahat dönüşünde şahit olduğum üzere bir araba çarpması sonucu ölmemiş, bilakis sayılarını da kayda değer bir ölçüde artırmışlardı. 

    Bildiğiniz üzere güzel Türkçemizde, evlendikten sonra kocasının vefatıyla, yahut boşanma sebebiyle eşinden ayrılan kadınlar için kullanılan ''Dul'' kelimesi ''Özgür'' anlamına gelmektedir. Yani sanılanın aksine dul kelimesinin olumsuz bir anlamı yoktur. Eşek kelimesi de bir görüşe göre ''Eş'' yani ''Yoldaş'' anlamındaki kelimeden türetilmiştir. O halde özgür eşekler de duldur. Çünkü kimsesiz ve sahipsiz kalmışlardır. Yani sahibi olmayan herkes ya da her şey duldur diyebiliriz. Bu sebeple kimliksiz, kişiliksiz, akılsız, bilgisiz, görgüsüz yahut bunların tam tersi olan veya olduğunu iddia eden kimseler yani insanlar duldur, diyebiliriz. Çünkü ne hikmetse tanrılardan başka kimse sahip çıkmıyor bize. Onlar da bize sahip çıkmak karşılığında özgürlüğümüzü talep ediyorlar.

    Viking inanışına göre yaşlanan ve artık savaşamayacak durumda olan kimselerin, ne kendilerine ne de içinde yaşadıkları topluma bir yararı dokunmaz. Hâl böyle olunca da yaşlanan kimselerin Valhalla’ya (Valhalla; Vikinglerin her sabah gün ışığıyla savaşmaya başlayıp, akşam gün kararana kadar savaşıp, öldürüştükleri yer, cennetlerinin ismi) gitmek için şansları kalmaz. Tabii bu yaşlı kimselerin topluma külfet olacakları öngörüldüğünden, Valhalla’ya gitmek için son şans adı altında yapılan kampanyayla birlikte, cennete gitmelerinin önü açılmıştır. Bu büyük hizmetinden dolayı ise Tanrı Odin'e minnettar olan yaşlı Vikingler Valhalla'yı görmek için, yaşadıkları bölgenin en yüksek tepesine çıkıp ''leap of faith'' (Assassin's Creed oynayanların iyi bildiği üzere, inanç atlayışıdır) yaparak kırklara karıştıkları bir ritüeli gerçekleştiriyorlar ('Kırklara karışmak' kırk parçaya bölünmek anlamında kullanılmıştır).

    Mesela Eskimo geleneğinde ise, yaşlı kimseler yahut artık iş göremeyecek ve içinde yaşadığı topluma yük olacak nitelikteki kişiler toplumdan soyutlanarak kaderlerine terk edilirdi. Ben kendi gözlerimle görmedim elbette ama yaşlı bireylerini götürüp deli düzün ortasında bıraktıklarına dair bilgi ve belgeler mevcuttur. Neyse konumuza dönelim. Bizim toplumumuzda da aynı mesele var. Mesela benim babaannem tam yirmi dört yıl boyunca bizimle yaşadı. Diğer çocuklarına arada bir gider, iki ay kalmadan dönerdi tekrar bize. Fakat babaannemin artık işe yaramadığını anladığımızda, onu kapı dışarı edip kaderine terk ettik(!). Diğer çocukları da onunla doğru düzgün ilgilenmediler ve ilgisiz kalan babaannem bizden gittikten sonra en fazla beş yıl dayanabildi bu duruma. Sürgündeyken doğal sebeplerle vefat etti. Canım babaannem. Ruhun şad olsun.

     Ama hayat böyle işte. Nasıl ki; özgür bıraktığımız babaannem, kendi başının çaresine bakamadıysa, Eskimoların özgür kalan, işe yaramaz kesimi soğuktan donarak öldüyse, Vikinglerin eski toprakları, daha yere düşmeden ödleri patladığı için Valhallayı öd farkıyla kaçırdılarsa ve nasıl ki Mezopotamya'nın özgür eşekleri kendi başlarının çaresine ancak bir kurt saldırısı olana kadar bakabilecekse, sizler de özgür eşekler gibi özgürsünüz şimdi. Ne önünüzde ne de ardınızda sizi tutan hiçbir şey yok. Buna karşın yaptığınız tek şey, sizi himaye edecek zümreler, cemaatler, topluluklar, kimlikler ve de işler aramak. Şu an bunlara mecbur görünüyor olabilirsiniz. Ama yarın özgür eşekler mertebesine yükseldiğinizde kimse sizinle ilgilenmeyecek. Yani bir kurt saldırısı kadar uzak olacaksınız ölüme. O halde özgürlük gerçektir fakat gerçekler ölümcüldür diyebiliriz. O yüzden ne istediğinize dikkat edin. Çünkü özgür olmayı istemekle, özgür olmak aynı şeyler değil.

17 Haziran 2024 Pazartesi

Yaşlı Bireyler



   Ömür denen sermaye hepimizde var. Bu kazanılmamış, hak edilmemiş, adeta hazıra konulmuş sermayeyi harcamak hiçbirimizi rahatsız etmiyor. Çünkü rahatsız etmesi için kıymetini bilmemiz lazım. Kıymetini bilmemiz içinse daralması lazım. Her nesnede olduğu gibi zaman da daraldıkça kıymetlenir. Hal böyle olunca da yaşlılar gençlere tavsiyeler verir ve gençler de bu tavsiyelere kulak vermeyip, yaşlanırlar. Bahse konu gençler yaşlandığında yani zamanları daraldığında bu sefer de onlar, kendi gençlerine öğütler vererek, kalan dar vakitlerini öldürürler. Hal böyleyken yaşlıların sesine kulak veren kimseler, daha kaliteli yaşamlar sürmektedir. Zira tecrübe arttıkça bilgi ve de görgü çoğalır. Çoğalan görgü neticesinde hayattan nasıl zevk alınacağı, artık hayattan zevk alacak organlarının işlemediği bir dönemde, her şeyi daha net gören yaşlı kimseler için daha da berraklaşır.    

   Bu berrak görü, yaşlı kimselerin daha bilge kimseler olduğu sonucuna varmamızı sağlar. Aslında ''sağlardı'' diyebiliriz. Çünkü eskiden okuma-yazma pek az olduğu için yaşlı-bunak kimseler bile bilge kişi sayılıp sözlerine itibar edilirdi. Şimdilerde yaşlıların anlatabileceği her şeyi gugıllayabilir ve neyin ne olduğunu öğrenebilirsiniz. Okuma yazma oranları öyle bir seviyeye çıktı ki artık kimseyi kitap okumuyor diye yadırgayamazsınız bile, çünkü internette gördüğü her yazıyı okuyan insanlar, kitaptan alabileceği bilgileri yarım saatlik bir belgeselden de öğrenebiliyor. Yahut Twitter'da(X) denk geldiği bir fılod sayesinde bilmesi gereken her şeyi öğrenip bilge bir dede oluveriyor. 

   Şimdilerde yaşlı kimselerin pek itibar görmemelerinin sebebi bu. Eskiden beri akılsız gençler yaşlıların sözüne kulak vermez ve fakat içine düştükleri kuyudan kurtulur kurtulmaz, sözünü dinlemedikleri yaşlılardan özür dilerlerdi/dilerdiler. Artık böyle bir şey söz konusu değil. Yaşlı da olsan, genç de olsan, çocuk da olsan, girip herhangi bir forum sayfasına derdini yazıyorsun ve aynı konudan muzdarip kimseler, gelip sana sorunun kaynağını, onu nasıl çözeceğini ve daha bir sürü detayı anlatıyor. Sen bu araştırma neticesinde sorununa nasıl yaklaşacağını daha iyi kestiriyorsun ve buna göre hareket edip çözebiliyorsun. Ve kusura bakmayın yaşlı bireyler ama artık yapay zeka var. Artık forum sitelerinde cevabını bulamadığın bir şeyi, senin için enine boyuna araştırıp, sana anında cevap verebilecek bir başka bilge var. Yapay dede. Yapay bilge vs. Adına ne dersen de ama artık yaşlı kimselerin yerini de yapay zeka alacak. 

   Bu, bahse konu sohbet tabanlı yapay zeka robotları, hayatımızın içine ''dan'' diye girdi. Henüz bunlara aşina olmayanlarımız vardır belki fakat, her dakika reklamlarını ve de örneklerini gördüğümüz için hızlıca alışıyoruz. Örneğin geçenlerde sohbet ettiğim bir arkadaşım yapay zekayı bir yaşam koçu olarak kullandığını söyledi. Eskiden burçlara inanan yahut gerçekten yaşam koçluğu alan kimseler, göklerden aldıkları haberlere göre değil çet cipiti' nin verdiği bilgilere göre hayatlarını düzenleyip işlerine devam ediyorlar. Hayatlarında değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Hayır hayır. Öyle değil. Hayatları hiç değişmiyor aslında. Yine aynı bokun püsürün içinde debelenip, canlarını kurtarmaya çalışıyor insanlar ama neyse konumuz bu değil.

    Bilgecan dedenin de dediği gibi ''What the fuck, maaaan! Who the hell is Chat GPT''
Hayır tabii ki bilgecan dede böyle bir şey söylemedi ama sözüm ona bilgelerimiz olan yaşlılarımız, zaten sosyal medya yüzünden yaşadıkları bu değersizliği, şimdi sonuna kadar hissedecek ve iyice yalnızlaşacaklar. Ama ''sahip çıkalım dedeye'' söz öbeğinde belirtildiği gibi, bizim de yaşlılarımıza sahip çıkmamız ve onları hissettikleri bu değersizlik sendromundan kurtarmamız lazım. Aslında kişinin değerinin kendinden menkul olduğunu düşünüyorum fakat yaşlılarımızın yüzde doksanı, kendini değersiz ve de gençlere yük olarak görüyor. Bu yüzdendir ki gençlerden nefret ediyor ve sürekli saldırgan tutumlar içine giriyorlar. 

    Ömrü boyunca değer görmemiş ve yaşlandığında da bu durumun değişmesini umduğu halde umduğunu bulamamış kimselerin yardım çığlıkları, arş-ı alayı titretecek oluyor fakat yaşlı oldukları için ses telleri gevşediğinden, sesleri de artık eskisi gibi gür çıkmıyor. Ancak fısıltılarını duyduğumuz bu yaşlı bireylerin tek dertleri, bir işe yaradıklarını hissetmek ve anlaşılmak. Tek dertleri kendi hayatlarını boşa geçirmediklerini başkalarına ispatlamak ve onlara kendi hayatlarından örnekler vererek, doğru yolu göstermek ve aslında gençken yediği herzelerin ne de keyifli olduğunu anlatmak isterken ''oğlum sakın ha harama uçkur çözmeyin'' diyerek kendilerini tanrılarına affettirmeye çalışmak. Yaşlı bireyler neden böyleler diye düşünebilirsiniz. Aslında genç bireyler ve de orta yaşlı bireyler de böyle. Bütün bireyler iki yüzlüdür diyebiliriz. Eğer sevgilisi varsa ona karşı ya da okul arkadaşlarına karşı iki yüzlü davranır genç bireyler. Orta yaşlı bireyler karılarına karşı ve de iş arkadaşlarına karşı, yaşlı bireyler ise yalnızca tanrılarına ve de torunlarına karşı iki yüzlü davranırlar. Oysa herkes iki yüzlü davranır sevdiğine yeğen. Kimi bir bakışıyla yapar bunu kimi dalkavukça sözlerle.

    Yaşlı bireylerin tiz çığlıkları eşliğinde devam edelim konumuza ve bu duruma getireceğim bakış açısıyla bu sorunu kökünden çözelim istiyorum. Çünkü daha sırada orta yaşlı ve de genç bireylerin bas bariton çığlıkları var. Yaşlı kimseler genelde evlerinde oturup karılarına/kocalarına yahut evde bekar çocukları varsa onlara azap oluyorlar. Yahut dışarıda dolaşıp park ve bahçeleri, kimi zaman da toplu taşıma araçlarını (afedersiniz yahut affetmezsiniz bu sizin bileceğiniz iş) siklerinin keyfine göre kullanmak marifetiyle işgal edip, işgaliye parası dahi ödemiyorlar. Etrafa verdikleri rahatsızlıktan özür dilemeyi bırakın bunu özellikle yapıyor ve de ilgi istiyorlar. İlla ki hiç tanımadığınız halde size hayat hikayesini anlatmaya başlayan yaşlılara denk gelmişsinizdir. Bunun sebebi; yukarıda bahsettiğim boşa geçen yılların, aslında hiç de boşa geçmediğinden dem vurmak üzere uydurulan sahte anılarını, size kendisi yaşamış gibi yutturarak vicdan mastürbasyonu yapmaya çalışmaktır. Bu hepimizce malum duruma çare olarak önermek istediğim şey ise herkesin kendi yaşlısını dinlemesidir. Eğer herkes evindeki yaşlısını dinlerse kimse kimsenin yaşlısının gençlik heveslerini dinlemek zorunda kalmaz. 

Bu durumda son söz olarak söylenmesi gerekenler şunlardır; 

Yaşlı bireyler vardır. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireyler olduğu gibi. Yaşlı bireyler iki yüzlüdür. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireylerin iki yüzlü olduğu gibi. Yaşlı bireyler ezgin ve de üzgündür. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireyler gibi. Yaşlı bireyler yalnızdır. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireyler gibi. Yaşlı bireyler dinlenmeye değmese de dinlenmelidir. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireyler gibi. Herkes kendi yaşlı bireyini dinlemelidir. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireylerini dinlediği gibi. Yaşlı bireyler aptaldır. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireyler gibi. Yaşlı bireyler hayatlarını yaşamayı bilemediler. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireyler gibi. Yaşlı bireyler daima haklıdır. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireyler gibi. Yaşlı bireyler yaşlıdır. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireyler gibi. Yaşlı bireylerin içi gençtir. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireyler gibi. Yaşlı bireyler ...dır/dir. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireyler gibi.

7 Haziran 2024 Cuma

İhtiyar Adam'ın Bir Günü


    

    Ben alabalık yetiştiriciliği yapıyorum. Alabalık yetiştiriciliği yaptığım tesisin olduğu baraj, Kuzgun Köyü yakınlarında ve bu köyün eski yerleşimini sular altında bırakarak yapıldığı için de ismi Kuzgun Barajı. Tam üç yıldır buradayım ve abimle beraber yürütüyoruz bu işi. İş zevkli, doğayla iç içe olmak güzel, insanlardan uzak olmak en iyisi ama ilk başlarda kıyamıyordum yetiştirdiğimiz balıklara. Onlara o kadar emek ettikten sonra, öldürüp yemek, hele de sudan çıkarıp nefessiz bırakarak öldürüp yemek, içten içe rahatsız ediyordu beni. Neyse ki kısa zamanda bunun bir gereklilik olduğunu kavradım. Gerçi kavramam için, televizyonda yayınlandığı sırada izlemediğim ama dost tavsiyesi üzerine izlemeye başladığım ''Ezel'' adlı dizinin bir sahnesini görmem gerekti. Hatırlarsınız dizinin karakterlerinden ''Kerpeten Ali'' lakaplı Kerpeten Ali, öldürmek üzere olduğu kumarhane bekçisine ''sen ölücen kardeş, sen ölücen ki biz yaşayalım'' diyordu. Bu söz öbeği; öldürüp yemek yahut satmak zorunda oluduğum balıklarla aramdaki ilişkiyi açıklayan bir motto haline geldi. Yani sadece bu cümleyi kullanarak öldürebiliyordum balıkları. Gerçi hala öyle öldürüyorum.

    Sürekli, ''öldürüyorum'' demek beni cani bir katil gibi gösteriyor olabilir fakat ben cani kimselerden olmamak için çok uğraş veren biriyim. Hatta kurban kesilirken hayvanın yerine kendimi koyar, fazla empatiden yediğim etleri de kendi etimmiş gibi hissederim. Benim kavurmam nasıl olur acaba diye düşünmekten kendimi alamamakla birlikte, 165 cm boyunda 60 kg biri olarak vücudumun kas ve kemikten oluştuğu düşünülür ve de yağsız bir kas kütlesi olarak etimi kemiklerden sıyırırsak, beni pişirmek ya da haşlamak pek mantıklı olmaz. Çünkü eğer etimi yemeye çalışırsanız çiğnemekten yorulacak ve sonunda tükürmek zorunda kalacaksınız. Bu sebeple, ileride bir gün yamyam olmaya karar verirseniz, yağsız kimseleri yemeye yeltenmeyin. 

    Öldürmek, ölmek falan bunlar çoktan aştığım şeyler, zira bunlar insan olmanın bir gereği ve ben insan olmanın gereği olan şeyleri anlamak için yaklaşık otuz yılımı verdim. Çünkü ailem bana insanların ponçik yaratıklar olduğunu öğretti ve ben de zararsız kimselerden olmam gerektiğini düşündüm. Üstelik eğitim öğretim hayatım boyunca akranlarına zorbalık etmeye yeltenenelere zorbalık eden biriydim. Yani zorbalara zorbalık ederek onlara kendi zehirlerinden tattırıyordum. Buna rağmen kimseye karşı kötülük beslemiyor ve kötülük ne bilmiyordum. Dahası kötülük yapan insanların bir gün yaptığı yanlıştan döneceğini düşünüyordum. Fakat eğitim hayatım boyunca anlayamadığım insanların, doğası gereği kötü varlıklar olduğunu ve Thomas Hobbes' un ''insan insanın kurdudur'' derken ne demek istediğini, iş hayatına atılınca iyice anladım. 

    İnsan insanın kurdudur. Bu cümle; insanların, birbirlerinin altını oyan, iki yüzlü, düzenbaz, kötü huylu, kötü niyetli, sahtekar, riyakar, dolandırıcı, yalancı ve daha sayamadığım bir sürü kötü özelliğe sahip varlıklar olduğunu anlatıyormuş. İnsanların salt kötülükten mürekkep varlıklar olmadıkları aşikar fakat bu kötülüğün ortaya çıkışı, orman kanunlarının geçerli olmasıyla tetikleniyor. Burada orman kanunlarından kasıt, serbest piyasa ve bunun denetimini gerçekleştirmeyen devlet otoritesinin yokluğudur. Yani ''devlet başa'' olmadığından mütevellit ''kuzgun leşe'' durumunun tam ortasından oluşumuzdan bahsediyorum. Yahut amiyane tabir ile, güzel memleketimizde serbest piyasa adı altında''kör tuttuğunu sikiyor'' diyebiliriz.

    Her neyse. Konumuz, Kuzgun Baraj Gölü'nde alabalık yetiştiriciliği yapan bendenizin başına gelen tuhaf bir hadiseden ibaret. Bu hadise 05/06/2024 günü sabah saat 8.30 civarında cereyan etti. Hadise şöyle; 

    Ben, bundan üç yıl önce baraja geldiğimde, bizim için çalışan biri vardı. Bu bahse konu kişi, köyden biriydi. Kendisinin sigortasını yatırmamız şartıyla ve asgari ücret karşılığında balıklarımıza yem atıyordu. Gün geldi, bu vatandaş, her Türk vatandaşı gibi doğal hakkını kullanıp muhtarlığa adaylığını koydu. Çünkü köyün muhtarı vakitsizce ölmüştü ve köydeki muhtarlık seçimi tekrarlanacaktı. Bu vatandaşla iyi ilişkilerimiz olduğundan ve sağolsun kendisinin de söylediğine göre bizi kendi köylülerinden ayırmadığı için ikametgahımızı bu köye aldırıp muhtarlık seçimlerinde kendisine oy vermemizi rica etti. Daha doğrusu etmiş. Benim, yine benim gibi yetiştirilmiş ve fakat iyilerin dostu, kötülerin düşmanı, zorbalara zorbalık etmekten liseyi rızası dışında terk etmek zorunda bırakılmış, canım ağabeyim bu ricayı benden habersiz kabul etmiş, kendisiyle benim ikametgahımı bu köye aldırmış. Seçime bir hafta kala haberim oldu bundan.

    Canım abim bana bunu söylediğinde, böyle bir iş yapmamızın doğru olmadığını kendisine söyledim ve dedim ki eğer biz bu vatandaş için oy kullanırsak köydeki diğer insanlar bundan gocunur ve dahi rahatsız olup kazan kaldırabilir ''istemezük'' diye de çemkirebilirler. Abimin konuyu pek düşünmeden iyi niyetiyle kabul ettiği belliydi ve söylediklerimin mantığını kavrayıp haklı olduğuma ikna oldu. Velhasıl seçim günü geldiğinde, biz barajda değil başka yerlerdeydik ve ''Umarım yetişiriz abi'' şeklindeki telefon konuşmalarına rağmen bile isteye olmadığı halde yetişemedik. İyi ki yetişemedik. Zira seçimlerden önce bizimle birlikte çalışan vatandaş ve de bahse konu vatandaşın amcasının oğlu olan diğer vatandaş, birbirlerine girmiş, bizden oy kullanmamızı rica eden tarafın yeğenlerinden biri karşı taraftaki kişiyi bıçaklamıştı. Olaya kan bulaştığı için bizim oy kullanmamız da doğru olmazdı.

    Neyse ki bu olayı kazasız belasız atlattık ve fakat bizim kendisini desteklememizi isteyen vatandaş muhtarlığı kaybedince, atalarının topraklarını terketmek zorunda kaldı. Olaylar böyle ilerledi ve aradan iki yıl geçti. Son seçimlerde tekrar muhtar olan kişi bir önceki muhtardan başkası değildi. Bu arada oy kullanarak ''demokrasi'' denen, çoğunluğun diktası sistemiyle baş etmenin mümkün olmadığı kanaatindeyim. Bu sebeple oy kullanma hakkımdan vazgeçmiş bulunuyorum. Bu yüzden de son seçimlerde oy kullanmadım. Oy kullanmadığım seçimlerden galip çıkan kişi ve de kişiler benim için önemli değil. Hülasa bu seçimler geldi, geçti ve ben hiçbir parti yahut partili muhtar adayı lehine oy kullanmadım.

    Alabalık yetiştiriciliği işi iki sezondan oluşuyor. Yılın altı ayını yazlık barajda geriye kalan altı ayını da kışlık barajda alabalık yetiştirmekle geçiriyoruz ve Kuzgun Barajı bizim yazın üretim yaptığımız tesisi barındırıyor. Bu yüzdendir ki baharda Kuzgun Barajı'na geliyoruz. Bu bahar da her bahar olduğu gibi geldik teisimize ve tesisin eksik gediğini gidermekle işe başladık. İşlerimiz balıkları içinde tutuğumuz ağları kontrol etmekten, kış boyunca su almış olan kayıklarımızın suyunu boşaltmaya kadar çeşitli işlerden oluşuyor. Yine bu işlerle uğraşıp yorulduğum bir günün ardından uyudum ve sabah uyandığımda kapıyı çalan köyün muhtarı oldu. 

    Muhtarı içeri davet ettim, çay içtik, hoş beş ettik ve geldiğinden beri elinde duran kağıdı bana uzatıp ''buyur, mazbatan'' dedi. ''Ne mazbatası muhtar? Hayırdır muhtarlığı bana mı devrettin'' diye şaka yaptım ben de. Meğerse beni, köyün 1. Asıl Azası seçmişler. ''Ulan ben bu köye daha üç yıldır geliyorum, köyde başka adam mı yok ki beni köye aza seçiyorsunuz'' demek geldi içimden ama demedim, çünkü muhtar mazbatamı verdikten sonra olayı açıklamaya başladı. Muhtarın açıklamasına göre; aza listesini doldurmak için beni yedek üyeler arasına yazmışlar, fakat ilçe seçim kurulunda işler karışmış ve ne hikmetse beni 1. Asıl üye olarak atamışlar. Elbette şaşırtıcı bir durum bu ama pek tabii beni Muhtar olarak da seçebilirlerdi, buna da şükür.

Not: 31/03/2024 tarihinde yapılan Mahalli İdareler Genel Seçimi sonucu ALİHAN KOTAN TC(9999999999) ERZURUM ili, AZİZİYE ilçesi, ÇAMLICA Mahallesi İhtiyar Heyeti 1. sıra Asıl Üyeliğine seçilmiştir.


Eren İlber

  Gelen geçti konan göçtü uçmağa vardı erenler Boş dimağa güller diken, gençliğe yardı erenler Yetişirken onu gördük aklı selim çok yol duyd...