Özgürlüğün bir yanılsama olduğunu hepiniz duymuşsunuzdur. Fakat özgürlük bir yanılsama değil maalesef. Özgür olmanın nelere mal olduğunu bilince, keşke öyle olsaydı demek geliyor insanın içinden. Yani keşke özgür olmasaydık. Neden böyle söylediğimi yazının sonunda çok daha iyi bir şekilde anlamış olacaksınız. Bu yüzden en iyisi, özgür iradenizle bu yazıyı okuyup bitirmeniz olacaktır. Keyifli seyirler.
Geçen gün güneye doğru bir seyahate çıktım. Bu şehirlerarası bir yolculuktu. Pek yavaş bir biçimde, trafik kurallarını da kendime uydurarak ilerledim. Yolda giderken bir eşek gördüm ve üstüne binmeye çalışan bir çocuk vardı. Çocuk, daha ileride yürüyen ve biri katıra, diğeri eşeğe binmiş başka iki kişiyle birlikte önlerinde yayılan küçükbaş hayvanları güdüyordu. Bu çobanlar belli ki dolaşmaktan yorulmuş, bineklerinin sırtlarına binmişlerdi.
Yol devam etti. Az gittim, bir eşek daha gördüm. Uz gidince ikinci ve üçüncü bir eşeğe daha rastladım. Bu eşekler ana yolların kenarında ve yan yörelerinde herhangi bir sahip bulunmaksızın geziyor, gönüllerince eğleniyorlardı. Yolun kenarında gezdikleri için de seyir hâlindeki arabalara mazarrat olmuyorlardı. Bu semersiz, kemersiz, zincirsiz ve de yularsız eşeklerin bir sahibi yoktu. Bunlar özgür eşekler olmalıydı. Özgürdüler, fakat tiplerinden ve vaziyetlerinden anlaşılabileceği gibi, artık işe yaramadıkları ve etlerinin yenmesi günah sayıldığı için, yani yaş haddinden özgürdüler. Bu had sebebiyle özgür kalan at ve eşekler doğada gönüllerince otlayıp gönülsüzce kurtlara yem olana kadar yaşamaya devam ederler. Bu arada dere tepe düz gittikten sonra yine yol kenarlarında özgür eşeklere rastladığımı belirteyim ve belki farkında olmayanlarınız vardır diye söylüyorum; ülkemizdeki özgür eşek popülasyonu azımsanmayacak kadar çok.
Gidişte ve dönüşte yol kenarlarında arabaların çarpması sonucu ölmüş birkaç köpek, birkaç tilki, birkaç karga ve saksağandan başka, yolun ortasında durmuş ölümü bekleyen bir de güvercin gördüm. O da muhtemelen ölmüş ve otoban kenarlarında aç aç dolanan diğer etçil hayvanlar için besin kaynağı olmuştur. Bu döngü böylece sürüp gidiyor ve yolda ölen canlıları yemek için gelen canlıların da ölmesiyle, onları yemeye gelenler de ölüyor. Ölüyor; bu sirkülasyon sayesinde hayvan popülasyonu bir şekilde dengede kalıyor. Yani umarım kalıyordur. Neyse ki seyahate çıkarken görmüş olduğum özgür eşekler, seyahat dönüşünde şahit olduğum üzere bir araba çarpması sonucu ölmemiş, bilakis sayılarını da kayda değer bir ölçüde artırmışlardı.
Bildiğiniz üzere güzel Türkçemizde, evlendikten sonra kocasının vefatıyla, yahut boşanma sebebiyle eşinden ayrılan kadınlar için kullanılan ''Dul'' kelimesi ''Özgür'' anlamına gelmektedir. Yani sanılanın aksine dul kelimesinin olumsuz bir anlamı yoktur. Eşek kelimesi de bir görüşe göre ''Eş'' yani ''Yoldaş'' anlamındaki kelimeden türetilmiştir. O halde özgür eşekler de duldur. Çünkü kimsesiz ve sahipsiz kalmışlardır. Yani sahibi olmayan herkes ya da her şey duldur diyebiliriz. Bu sebeple kimliksiz, kişiliksiz, akılsız, bilgisiz, görgüsüz yahut bunların tam tersi olan veya olduğunu iddia eden kimseler yani insanlar duldur, diyebiliriz. Çünkü ne hikmetse tanrılardan başka kimse sahip çıkmıyor bize. Onlar da bize sahip çıkmak karşılığında özgürlüğümüzü talep ediyorlar.
Viking inanışına göre yaşlanan ve artık savaşamayacak durumda olan kimselerin, ne kendilerine ne de içinde yaşadıkları topluma bir yararı dokunmaz. Hâl böyle olunca da yaşlanan kimselerin Valhalla’ya (Valhalla; Vikinglerin her sabah gün ışığıyla savaşmaya başlayıp, akşam gün kararana kadar savaşıp, öldürüştükleri yer, cennetlerinin ismi) gitmek için şansları kalmaz. Tabii bu yaşlı kimselerin topluma külfet olacakları öngörüldüğünden, Valhalla’ya gitmek için son şans adı altında yapılan kampanyayla birlikte, cennete gitmelerinin önü açılmıştır. Bu büyük hizmetinden dolayı ise Tanrı Odin'e minnettar olan yaşlı Vikingler Valhalla'yı görmek için, yaşadıkları bölgenin en yüksek tepesine çıkıp ''leap of faith'' (Assassin's Creed oynayanların iyi bildiği üzere, inanç atlayışıdır) yaparak kırklara karıştıkları bir ritüeli gerçekleştiriyorlar ('Kırklara karışmak' kırk parçaya bölünmek anlamında kullanılmıştır).
Mesela Eskimo geleneğinde ise, yaşlı kimseler yahut artık iş göremeyecek ve içinde yaşadığı topluma yük olacak nitelikteki kişiler toplumdan soyutlanarak kaderlerine terk edilirdi. Ben kendi gözlerimle görmedim elbette ama yaşlı bireylerini götürüp deli düzün ortasında bıraktıklarına dair bilgi ve belgeler mevcuttur. Neyse konumuza dönelim. Bizim toplumumuzda da aynı mesele var. Mesela benim babaannem tam yirmi dört yıl boyunca bizimle yaşadı. Diğer çocuklarına arada bir gider, iki ay kalmadan dönerdi tekrar bize. Fakat babaannemin artık işe yaramadığını anladığımızda, onu kapı dışarı edip kaderine terk ettik(!). Diğer çocukları da onunla doğru düzgün ilgilenmediler ve ilgisiz kalan babaannem bizden gittikten sonra en fazla beş yıl dayanabildi bu duruma. Sürgündeyken doğal sebeplerle vefat etti. Canım babaannem. Ruhun şad olsun.
Ama hayat böyle işte. Nasıl ki; özgür bıraktığımız babaannem, kendi başının çaresine bakamadıysa, Eskimoların özgür kalan, işe yaramaz kesimi soğuktan donarak öldüyse, Vikinglerin eski toprakları, daha yere düşmeden ödleri patladığı için Valhallayı öd farkıyla kaçırdılarsa ve nasıl ki Mezopotamya'nın özgür eşekleri kendi başlarının çaresine ancak bir kurt saldırısı olana kadar bakabilecekse, sizler de özgür eşekler gibi özgürsünüz şimdi. Ne önünüzde ne de ardınızda sizi tutan hiçbir şey yok. Buna karşın yaptığınız tek şey, sizi himaye edecek zümreler, cemaatler, topluluklar, kimlikler ve de işler aramak. Şu an bunlara mecbur görünüyor olabilirsiniz. Ama yarın özgür eşekler mertebesine yükseldiğinizde kimse sizinle ilgilenmeyecek. Yani bir kurt saldırısı kadar uzak olacaksınız ölüme. O halde özgürlük gerçektir fakat gerçekler ölümcüldür diyebiliriz. O yüzden ne istediğinize dikkat edin. Çünkü özgür olmayı istemekle, özgür olmak aynı şeyler değil.