13 Mart 2026 Cuma

Eren İlber

 

Gelen geçti konan göçtü uçmağa vardı erenler
Boş dimağa güller diken, gençliğe yardı erenler
Yetişirken onu gördük aklı selim çok yol duyduk
Aziz ruhları şad olsun, dünyada vardı erenler

Eren İlber; büyüğümüz, tarihimiz, dünümüzdü
Kutunu yoldan almıştı, yarınımız yönümüzdü
Çok nasiplendik ilminden, cehaletten uzak olduk
Nakşettiği, neşriyatı haftalık öğünümüzdü

İy’ ki vardı; taraf tuttu, cühelayla hep cenk etti
Bizi üstün alimlere bildikleriyle denk etti
Şimdi tarihten dostlarla ekmek üleşme vaktidir
Ziyaretgâhımız artık, bizi kabrine seng etti


20 Ağustos 2025 Çarşamba

Bahar Gelsin

Söğüt gölgesinden çıkıp çınarca açmalı
Kök salmalı toprağa yurda neşe saçmalı
Meyvesinden beslensin yalçın dağın keçisi
Çıplak dağı terkedip ormanlara kaçmalı

Herkes gibi olmasın herkes, kendini bilsin
Kendini tanımayan, kimse kendini silsin
Fakat bizden sorulur bilinmezin hesabı
O halde yüce tanrı Türkü aydınlık kılsın

Tarihten şevk alarak yurdu ihya ederken

En yüksek ilimlere hem aşk ile giderken
Önünü tıkayanı çözmelisin usülce
Arkamızdan koşturan sonu gelmez kederken

Öyle çok birikti ki içimizde düşmanlar
Hem bize kıyıyorlar hem de bizden pişmanlar
Kurtulmanın tek yolu sollamaktır onları
Yalnızca bize değil bilmeye de düşmanlar

Bilgi çağı denilen en bilgili bu çağda
En bilginimiz bile çoban değil bu dağda
O halde aramızı kapatmalı devranla
Devranı döndürelim çiçeklenip bu bağda

Bu bağ bizim anamız, atamızdan yadigar
Öyle bereketli ki şühedadandır zahar
Veyselce yüzün yırtsan fışkırıyor başaklar
Tutun kazma küreği vurun ki gelsin bahar

Bahar gelse birlikte toplasak çiçekleri
Bahar gelsin hele bir, koşarız biçekleri
Ana, ata, oğlan, kız dolarız yurdumuza
Harmanı savururken sararız leçekleri

Harman bizim yerimiz bin yıldır buradayız
Dert edecek bir şey yok dermana sıradayız
Derman bizim adımız ferman bizim andımız
Türklüktür muradımız ner'deyse oradayız

19 Mart 2025 Çarşamba

Maldoror'un Korkuları

Bilmek ya da bilmemek, işte bütün mesele bu!

Hayat hakkında bildiğin şeyleri bilmemek mi isterdin?

Bildiğin için mi üzerine sık sık düşünüyorsun?

Bilmiyor olsan, bu kadar dert etmez miydin bazı şeyleri?

Yoksa daha mı ağır gelirdi, bilmediklerin yüreğine?

Oysa hep bilmek diledin. Yoktu başka muradın.

Mutluluk getireceğine inandın, fakat bilmek üzdü seni.

Belki de buna inandırıldığın için öfkelisin, 

aradığın için bilgiyi kendi ellerinle.

Biliyorum, bilmemeyi dilerdin, 

bilmek ya da bilmemek söz konusu olduğunda.

Hep bilmemek dilerdin, hiç bilmemek isterdin hatta.

Zalim kaderin yumrukları bunlar,

onun okları sana bildiren.

Bela denizlerinin acı suyunu, öylece içmiş bulundun,

tatlı zannederek.

Sen ki hayallerinde dünyayı bir elma gibi düşlerdin,

Sen ki o elmayı umarsızca göbeğinden dişlerdin,

Sanki parlak zihninle her türlü güzelliği işlerdin,

bir duyguya tutuldun, kendini düşünmekten bitirdin.

Bilmek ya da bilmemek, işte bütün mesele bu!

Oysa ne ulviydi bakışların, nasıl da temiz seviyordun dünyayı.

Ancak sana acıdan ve nefretten başkasını vadetmedi.

Çünkü kötü o. Seni de kötü ediyor ki başkasına lâf etme.

Çünkü kirli o. Seni de kirletiyor ki karşısında gözükme.

Çünkü lanet o. Seni de lanetliyor ki kaçmaktan vazgeç.

Düştüğün yerde kal ve boğul rahatça öz benliğinde.

Bilmek ya da bilmemek. İşte bütün mesele bu!


27 Şubat 2025 Perşembe

Yaşanmadan Geçen Yıllar Utansın!

    Geçenlerde bir adam gördüm. Potansiyelini gerçekleştirememiş olmaktan ve bu durumun hayattaki en üzücü şey olduğundan bahsediyordu. Bu adama hak vermemek elde değil fakat potansiyeli gerçekleştirmek için önce potansiyeli farketmek gerekiyor. Bu potansiyel arayışına girdiğinde ise insan bir sürü şeyle karşılaşıyor. Örneğin iyi resim yapan birinin iyi bir ressam olma potansiyeli var. Ancak aynı kişinin iyi bir diktatör olma potansiyeli de olabilir. Bu kişi iyi resim yaptığı kadar iyi soykırım da yapabilir. Demem o ki potansiyel keşfetmeye başlayınca kötü bir işe yarayacak potansiyellerin de farkına varılabilir. Bu sebeple potansiyelini gerçekleştirememiş olmaya üzülmek doğru değil. Çünkü geride bıraktığın yirmi yılın potansiyeli seni başımıza bela edebilirdi. Peki bundan sonraki potansiyelin ne? Bunu öğrenmek lazım. Artık doğruyu yanlıştan ayırt edebildiğin bir yaşta olduğuna göre de bu potansiyeller arasından iyi olanı görüp onu değerlendirebilirsin.
    
        Ben daha küçücük bir çocukken resim çizer, şiir yazar, ellerimle tuttuğum ritimlere ağzımdaki ıslıkla eşlik ederdim. Ancak ailem benim bu potansiyelimi ne yazık ki göremedi. Dolayısıyla bu potansiyeller beni terk etti. Haliyle ailemin beni doğrulttuğu yöne doğru yürüdüm ve bu bağlamda bir potansiyel geliştirmeye başladım. Bahse konu potansiyel beni bir imam hatip okuluna göndermeleri vesilesiyle din bilginliğine doğru yol almaya başladı. Bu din bilginliği yolunda beni eğitecek kimselerin yetersizliği, bu sefer de beni kendilerine düşmanlığa yöneltti. Ancak kifayetsizlikleri beni din hakkında daha çok öğrenmeye ve sorgulamaya yönlendirdiği için onların tahayyül bile edemeyecekleri şeyleri araştırdım ve öğrendim. Benim sorgulama isteğime gösterdikleri direnç ile beni iyice kuşkulandırdılar. Ta ki bu kuşku beni ben yapan şey haline geldi.

    Uzunca bir süre bu kifayetsiz sürüyle kapıştıktan sonra sıkıldım. Kifayetsizliği babadan oğula bir nesil halinde sürdüren bu kişilerden kendimi soyutladım. Artık onlarla tartışmıyor ve ''Leküm diniküm veliyedin.'' diyerek onlardan uzak tutuyorum zihnimi. Zaten zihnimi bulanıklaştırabilecek bir soruları da yok, seslerini duymaya tahammülüm de. ''Peki onca uğraş boşa mıydı?'' derseniz ''Değildi.'' derim. Çünkü kendi kişisel hayat deneyimimde bunların önemi büyük. Beni, yeniden dünyaya gelmek için girdiğim kozadan çıkaracak süreç olmasa, sorgulamak ne demek, soru sormak nasıl olur bilmeyecek ve uçma potansiyeli olan bir sürüngen olarak, yaşanmamış yıllar geçirmeye devam edecektim.

     Sürünen diğer ahmaklara gelince, hiçbiri umrumda değil. Aslında onlar da kendi hayat deneyimlerini yaşayacak fakat hayat deneyimleri özgün olmayacak. Bilakis başkalarının güvenli olduğunu iddia ettiği, etliye sütlüye karışmadan usul usul süründükleri bir hayat olacak. Halbuki hayatın anlamı deneyimdir. Hayat deneyimlerden ibarettir. Yani başı sonu belli olan bir hayatı deneyimleyenlerin yaşamları düşünüldüğünde bunun bir anlam ifade etmediği anlaşılabilir. Dünyayı güzel yapan ve hayatı sevilir yapan yegane şey onun öngörülebilir olmamasıdır. Öngörülebilir halde yaşayıp ölmek dünyanın ve de hayatın varlık prensiplerine aykırıdır. Öngörülebilirlik yaşama karşıdır. Yaşamak isteyen kimse, öngörülebilir yollar seçmemelidir. Çünkü öngörülebilir yollar, insanı deli edecek kadar sade ve sığdır. Oysa insan bu dünyaya keşfetmeye gelmiştir. Oysa insan bu dünyaya tatmaya gelmiştir. 

    Onun bunun deneyiminden esinlenerek yasaklanmış şeyleri tatmadan bu dünyayı terkedecek olmak, yaşamın doğasına ve insanın varlık amacına aykırıdır. Özgürlük bir yanılsamadır elbet. Çünkü içinde bulunduğumuz bedenin sınırları vardır. Ancak bu sınırlara rağmen dünya, bir insanın hayatı boyunca deneyimleyebileceğinden fazla etkinlik içerir. Bu etkinlikler arasından sadece çok küçük bir kısım etkinliğin iznini alıp zaten kısıtlı olan özgürlüğü iyice kısıtlamak, yaşamı kısırlaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Hele de bu kısıtları bize koyanların kendilerine hiçbir kısıt koymuyor olmaları ve bunu göz göre göre yapıyor olmaları başlı başına aymazlıktır. Şu dünyada ''Dediğimi yap, yaptığımı yapma.'' diye bir sözün varlığı bile hayatı deneyimlemenin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Birinin bir başkasına ''Dediğimi yap yaptığımı yapma.'' diyebilmesinin tek sebebi yaptığını yapmış olmasıdır. Yaptığını yapmamasını söylediği kişinin de bunu anlaması, ancak bu yolla mümkündür. 

29 Ocak 2025 Çarşamba

Kamu Supotu Değildir

    Çocukluğumdan beri hep olmadık hayaller kurar dururum. Daha doğrusu dururdum. Artık durmuyorum. Yani hayaller kurup durmuyorum. Hayalleri gerçekleştiriyorum. Şaka şaka. Kim hayallerini gerçekleştirmiş ki ben gerçekleştireyim. Korkmayın, ben de sizin gibi düşünüyorum. Hayal kurmak aptallara göre. Burası Türkiye. Burada hayal kurulmaz ya da  kurulmamalı. Durun konuya bir örnekle gireyim. Kısa yoldan para kazanmak isteyen insanları düşünün. Onlar da herkes gibi para kazanmanın hayaliyle yaşıyor. Para nasıl kazanılır bilmedikleri için, bedavadan para getirebilme ihtimali olan sikko sikko işlere ve de hiç düşünmeden, zaten olmayan paralarını yatırıyorlar. Bunun sebebi hayal kurmayı da bilmiyor olmaları. Mesela kimse demiyor ki ''Ulan bu kadar para kazanacaksın da bunun bir vergisi olmayacak mı?'' yahut ''Nasıl harcayacaksın bu parayı?'' gelir göstermeden gider göstermek mümkün mü? Tabii ki değil. O yüzden hayaller bile yüzeysel. Hayalleri bile detaylandırmıyoruz. Bu sebeple hayal kurmayı da bilmiyoruz. 

    Hayal kurmayı bilmeyen kimselerin hayalleri kırılmış da sayılmaz. Peki bu durumda yaşamak için bir sebebimiz kalmıyor mu dersiniz? Hayır tabii ki kalıyor. Yaşamak için bize sebep lazım sanıyoruz. Oysa ki yıllarca kurmasını bilmediğimiz hayaller ile avunduk. Demek ki gerçekleşebilir, detaylandırılmış ve sağlam temellere dayalı hayaller kurarsak en az bir bu kadar süre daha yaşamak için sebebimiz olur. Bunu yaparak iki şey elde etmiş oluruz. Hem detaylandırılmış hayallerin gerçekleşme ihtimalini artırmış hem de bu hayaller sayesinde yaşama sebebimizin farkına varmış oluruz.

    ''İyi hoş da, hayal nasıl kurulur?'' dediğinizi duyar gibi falan da değilim. Çünkü söylediklerim sizi inandırmıyor. Hayal kurmayı bilmediğinizi öğrenmiş olmak bile size ağır geliyor. Nereden mi biliyorum? Kendimden elbette. Çünkü hayal kurmayı bilmediğimi daha yeni öğrendim. Geçen sene ocak ayında başladım yazı yazmaya. Düzenli olarak yazı yazmak fikri beni heyecanlandırmıştı. Çok faydasını gördüm ve size de tavsiye ederim. Ancak düzenli olarak yazı yazmaya başlamadan önce yazdığım bir yazım vardı. Takriben düzenli olarak yazı yazmaya başlamadan bir iki hafta önce yazmıştım bu yazıyı. Yazı, nasıl bir hayatım olduğu ve bu hayatın nasıl düzeltileceğiyle ilgili hayallerimle doluydu. O hayalleri kurarken aniden farketmiştim ki şikayet ettiğim hayat, hayalini kurduğum hayattan çok daha kolay. Çünkü içinde yaşadığım ve başkalarına kölelik ettiğimi düşündüğüm hayat, köle olmanın verdiği bir sürü avantajla doluydu. 

    Bir köle olduğunuzu düşünün. Yeme, içme, barınma, sağlık vb. ihtiyaçlarınız, sizin çabalarınızla mı yoksa siz bu konular üzerine kafa yormadan karşılanıyor mu? Eğer karşılanyorsa siz bir kölesiniz demektir. Eğer karşılanmıyorsa ya sahibiniz kötü biridir ya da karşılandığının farkında değilsinizdir. Hulasa ben yazdığım yazıda köleliğime isyan edip özgürlük hayalleri kurarken farkettim ki benim hiç üzerine kafa yormadığım ihtiyaçlarım ben onlar hakkında hiçbir şey düşünmezken gerçekleşiveriyor. Peki özgür olunca nasıl olacak? Özgür olursam bu konuların hepsini tek tek düşünmem ve hepsiyle ayrı ayrı uğraşmam gerekir. Kim demiş özgürlük mutluluktur diye. Diyelim ki özgürsünüz ve kendi toprağınız var. Bu toprağı işlemek için makine ekipman ve iş gücü gerekmekte. Bu makine ekipmanı satın almış olduğunuzu varsayıyorum. Bu makinelerin bakımı onarımı sizin yükünüz. Diyelim ki o ev ve topraklar size ait ve ekip biçtikten sonra belli bir para kazandınız. Bu paranın %30-40'ı vergi olarak devlete gidiyor. Ayrıca elinizde kalan %60 miktarın yarısı da tekrardan ekim için yahut hayvanlarınızın masrafı olarak ikinci yıla kalmak zorunda. Elinizde kalan %30'un da yine yarısı dolaylı vergiler tarafından elinizden alınacak. Size kalan %15 ise zaten kölelikten elde ettiğiniz para kadar. Dolayısıyla bu kadar dert ile uğraşmaktansa köleliğe devam etmek kulağa hoş geliyor. Demem o ki özgür olmanın bedelini köle olmanın konforuna yeğliyoruz. Konforumuzdan taviz vermeden kurduğumuz hayallerde de bir köle olarak geçindiğimiz ama bir özgür olarak kazandığımız vergisiz paralar var. Bu hayallerle ancak bu kadar ilerleyebiliyoruz işte. Artık hayal kurmayı bırakıp gerçeklere odaklanmalıyız dediğimiz dönemlere gelince de keşke zamanında bu kadar saçma hayaller kurmasaydım diyerek keşkelerin içinde boğulup gidiyoruz. Bu keşkeler uzun yıllar boyunca yakamızı bırakmadığı için de ölüm döşeğine girdiğimizde yıllarımızı boş şeylerle harcadığımız için pişman oluyoruz. 

    Hayal kurmak plan yapmak demektir ve rüya görmek anlamına gelmemelidir. Hayal kuracaksanız adam akıllı hayaller kurun ve onları gerçekleştirmek üzerine yapacağınız planlara sadık kalın. Hayatınızı kurgulayıp kurgularınızı hayata geçirerek yaşayın. Plansız hayatlar başkalarının ihtiyaçlarına köle olduğunuz ve hiç ulaşamadığınız hayallere keşke diyerek geçirdiğiniz anlamsız yıllara bağlanır. Hayal kurmayı bırakın, hayatı bırakmayın. Kamu spotu değildir.


28 Aralık 2024 Cumartesi

Bu Kalem Yazıyor

    Yaklaşık beş yıldır ailemden uzakta yaşıyorum. Aslında aynı şehirdeyiz fakat farklı evlerde yaşıyoruz diyebilirim. Evlenmemiş olmama rağmen aile evinden uzaklaşabilmiş nadir insanlardanım. Bu lütfu bana bahşeden kadim tanrılara sonsuz şükranlarımı sunmanın yanında bu durumun belli başlı sorumlulukları da birlikte getirdiğini anlamam geç olmadı. Mesela çamaşırların yıkanması asılıp kurutulduktan sonra katlanıp dolaba yerleştirilmesi, mesela bulaşıkların biriktirilip bulaşık makinesine atılmadan önce sudan geçirilip işlerini layıkıyla yerine getirmeyen bulaşık makinelerine yardımcı olunması ve sonra bu yıkanan bulaşıkların tek tek bulaşık makinesinden alınıp kullanılıp evyede biriktirilmesi ve aynı işlemin tekrarlanması, bundan başka evin sürekli nemlendirilmesi ihtiyacı ve havalandırılması sorunu... Sorunu diyorum çünkü havalandırmak hem cereyanda kalıp hasta olmama hem de evin tozlamasına sebep oluyor. Velhasıl iş çok.  


    Ev hanımı olmanın bir sürü zorluğu var. Mesela tezgahta biriken bulaşıkları her gördüğümde onları ne zaman yıkayacağımı düşünmek beni epeyce geriyor, hele de sürekli mutfakta ocağın üzerinde sıcak durması için bekleyen demliklerden çay almaya gittiğim zamanlarda. Bu yüzden her yarım saatte bir aynı gerginliği yaşıyorum. Bu gerginliğe bir de çocukların eklendiğini düşünün. Yani ev kadını ya da erkeği farketmez ev insanı olmak çok zor. Askerde kendi koğuşuna su basıp baştan aşağı yıkayan erkeklerin, yirmi kişi birlikte yaptığı, koğuşa paçalara gelecek kadar su doldurup paspaslama işini bir ev hanımının haftada bir ve tek başına yaptığını düşünün. Şimdi aynı koğuşun yerlerinde halı olduğunu, o koğuşun duvarlarının boyalı olduğunu, ranzaların dip köşe silinmesi gerektiğini ve bunu yaparken de aynı zamanda yatakların dışarı çıkarılıp çırpılmak marifetiyle uzun sopalarca dövülerek tozlarından arındırılması gerektiğini düşünün. Bundan başka yerdeki halıların da dışarı çıkarılıp çırpılarak tozlarından arındırıldığını ve bu halıların üzerindeki muhtelif lekelerin de bir daha boşuna halı yıkamacılara para vermemek adına, ıslak bezlerle çitilendiğini düşünün. Belki bu saydıklarım yirmi kişilik bir koğuş asker için zor olmayabilir fakat tek başına bir erin bunların hepsini yapmak zorunda olduğunu hayal edin bakalım. Ayrıca bunu her hafta yapması gerek. Çünkü koğuşa toz doluyor, toprak doluyor, envai çeşit pislik ortalıkta kol geziyor. Askerler yataklarında osuruyor, sıçıyor, işiyor. Leş kokan çoraplarını akşamdan akşama yıkamaya erinenler var. O leş kokulu ayaklarıyla halılara ve yataklara basıyorlar ve ayaklarındanki leş kokusu halılara ve yataklara siniyor ya da daha iyi anlamanız için şöyle anlatayım. Köyde yaşayanlarınız bilir ve bilmeyenler bile hayatlarında bir kere de olsa bir ahır görmüştür. O ahırın hayvan boku dolu yerlerini elinizdeki bir bezle silip, temizlemeye çalıştığınızı hayal edin ve bunu haftalık olarak yaptığınızı düşünün. Hapishane koğuşları da farklı değildir gerçi belki daha da berbattır. Velhasıl ev hanımları bu işleri haftada bir yapmak zorunda. Zorunda ki çoluk çocuk ve de eşleri hastalık kapmasın. Bunları yaparken de çocukların cereyanda kalmasından tutun, eşlerinin televizyonlarının fişi çekildiğinde çıkaracağı tantanaya kadar her detayı düşünerek yapıyor olması gerek. Hal böyle olunca ev hanımlarına akşama kadar evde yatıyor denemez ama velev ki diyelim. Birazdan anlatacağım bahisle evde yatıp haftadan haftaya ev temizliyor olsalar bile eşlerine nazaran ne kadar çok iş yaptıklarını anlayacaksınız. 

    Babam otuz yıl boyunca bankada çalıştı ve en son banka müdürü olarak emekli oldu. Müdür yahut sorumlu olmak zor iştir. Babamdan biliyorum çünkü gemiyi en son babam terkederdi. Müdür değilken bile, bankanın müdürü iş bilmediği için bütün işler babamın başına kalır ve akşam beşte mesaisi bitmesine rağmen akşam ona-on bire kadar bankada durması gerekirdi. Neyse ki babam bankadakilerin ardını topluyordu fakat bunu yapmak için fiziksel bir çaba değil, sadece zihinsel bir çaba harcıyordu. Sadece fiziksel çaba harcayan biri de olabilirdi. Zaten hem fiziksel hem de zihinsel çaba harcayarak çalışabileceğiniz meslekler sınırlıdır. Genelde erkeklerin çalıştıkları işler ya sadece fiziksel çaba gerektirir ya da zihinsel. Fakat az önce yukarıda da bahsettiğim gibi ev hanımı olmanın altın kuralı iki çabayı aynı anda göstermektir. Bu senkronizasyon bozulursa ortaya çıkacak olan hastalık vb. gibi sorunlarla yine hem fiziksel hem de zihinsel olarak mücadele etmektir. 
    
    Neyse ki babam bu otuz yılın ardından emekli oldu fakat annem hala emekli olamadı. Yani ev hanımlığının emekliliği yok diyebiliriz. Eğer kocanız zengin olmadıysa ki annemin kocası zengin olmadı bu hayalden vazgeçebilirsiniz. Peki, annem aynı işlere devam ederken babam n'apıyor dersiniz? Her gün televizyonun karşısına kuruluyor, önüne de bilgisayarını açıyor, elinde de akıllı telefonu açık olduğu halde oturuyor. Bu arada masasının üzerinde büyükçe bir not defteri ve kalemliğindeki kalemleri duruyor. Babam önce biraz televizyon izliyor. Sonra televizyonda bir şey bulamıyorsa bilgisayardan bakınıyor. Diyelim ki bilgisayar da kafasını açmadı. O zaman da telefonunu eline alıyor ve saatlerce İnstagram'da, Facebook'ta Derin Siyaset, Doğru Tarih, Gerçek Gündem gibi adları bulunan ve adından da anlaşılacağı üzere derin olmayan siyaset, doğru olmayan tarih ve gerçek olmayan gündemleri takip edip hayatına devam ediyor. Bu arada annem haftalık veya misafiri gelecekse günlük temizlikleriyle ilgileniyor. Aynı zamanda da network-marketing yaparak ailenin geçimine katkıda bulunuyor. Kadınları bilirsiniz, kısır günleri yaparlar. Annem yirmi yıldır bu kısır günlerini bir fırsata çevirmiş ve kısır günlerinde tanıdığı insanlarla network yapıyor. Gerçi o da şimdilerde bıraktı marketing işini ama olsun. Anlatacağım hikayenin geçtiği dönemde annem hala hem ev işlerine devam ediyor hem de çalışıyordu. 

    Bir gün eve geldim ve babamı annem ve kız kardeşime bağırırken buldum. Babam hem onlara kızıyor hem de benim ''O defterde çok önemli notlarım vardı.'' diyordu. Ben mevzudan bihaber olduğum için tarafları sakinleştirmeye çalıştım ve bir süre sonra kız kardeşim elinde babamın not defteriyle çıkageldi. Babamın masasına bıraktı ve ''Bu mu baba sabahtan beri bize bağırdığın şey?'' dedi. Babam ''Evet ne oldu beğenemedin mi? Bu benim defterim arkadaş, kaldırıp dibe köşeye sokmayın benim defterimi.'' dedi. Bu arada kız kardeşim ve babam sinirliydi. Babam defterini alır almaz sayfalarını karıştırıp defterin kendi defteri olup olmadığını kontrol etti. ''Çok önemli notlarım var.'' dediği defter bu olmalı diye düşündüm ve olay yatıştıktan sonra babam da derin bilgisayar, gerçek televizyon ve akıllı telefon konulu çalışmalarına dönünce, defteri alıp karıştırmaya başladım. Defter neredeyse bomboştu ancak bir iki sayfası doluydu ama bu bir iki sayfa babamın çok önemli notlarını içeriyor olmalıydı ya, ben de okumaya koyuldum. İlk sayfanın başında biraz imza çalışmıştı. Yıllardır memur olan babam binlerce belge imzalamıştır ama hala boş sayfalara imza çalışmaktan geri durmuyor. İmza fetişi var galiba ve bu arada abim ve bende de var bu. Sayfanın devamında bir cümle vardı ve bu cümle babamın bize defalarca anlattığı bir üniversite kurma hayaliyle ilgiliydi. Tamam, eyvallah. Çok önemli notlardan biri bu olabilir. ''Babamın kurmayı düşündüğü üniversitenin önemli bir detayı demek ki bu cümle.'' dedim ve arka sayfayı çevirdim. Babamın önemli notları şöyle devam ediyordu:

1- Bu kalem güzel yazıyor.
2- Bu kalemin mavisi biraz fazla parlak.
3- Bu kalem saman kağıdına yazmak için uygun.
4- Bu kalem kötü yazıyor.
5- Bu kalemin mürekkebi bitmek üzere.
6- Bu kalem yazıyor.

    Bahse konu önemli notlar bunlardı. Ciddiyim. Babamın anneme ve kız kardeşime kızıp bağırdığı notları, elektronik aletlerden sıkıldığı bir anda kalemlikte duran kalemlerin nasıl yazdığını merak etmesiyle ortaya çıkan ve hangi mavinin hangi kaleme ait olduğunu, ancak onlarla tekrar yazarak bulabileceği ''Bu kalem yazıyor.'' yazılarıydı. 

23 Ekim 2024 Çarşamba

Türk'e Kefen Biçenin Ölümü


Vurmak, vurulmak, vuruşmak da iş değil

Hem terörü alkışla hem şehidi yere göm

Din iman hikaye vicdan ise hiç değil

Hem teröristi akla hem kürsülerde sakla

Hem de bu milletin başının üstünde dön


Leş kargası şereflidir sizin gibi alçaktan

Namussuz bile bilir başına geleceği

Siz şirazeden çıkmış, geme basmış at gibi

Siz yarasına tuz basılmış bir surat gibi

Siz ölümü bekleyin, ekşisin suratınız

Siz ölümü bekleyin, çünkü yok muradınız


Önünüze eğilen çanaklardan içtiniz

Aklınız eremedi, yanlış düşman seçtiniz 

Bize yağılık edecek ne bilek ne yürek var

Bir iki tevazunun arkasını boş sanıp

Oysa yüreğiniz yemez, bilir içimizdekini

Aklınıza yenilip kendinizden geçtiniz

Ulan it enikleri yanlış düşman seçtiniz


Şimdi ölüm beğenin, ölümlerin içinde

Sizi toprak da almaz, yakalım ruhunuzu

Bence, önce kıralım bütün kemiklerini

Memleketin itlerine pay edelim güzelce

Hem köpekler aç kalmasın hem işimiz görülsün

Bu piçlerin de defteri böylelikle dürülsün

Ya da çarmıha gerelim ne bilgeymiş yahudi

Çivileyelim, açlıktan susuzluktan kırılsın

Canlıyken hâlâ bedeni, kuşlar etini yesin

Istırabına mukabil biz de hayır edelim

Fakirin, gurebanın yüzü de biraz gülsün

Eren İlber

  Gelen geçti konan göçtü uçmağa vardı erenler Boş dimağa güller diken, gençliğe yardı erenler Yetişirken onu gördük aklı selim çok yol duyd...