Yaklaşık beş yıldır ailemden uzakta yaşıyorum. Aslında aynı şehirdeyiz fakat farklı evlerde yaşıyoruz diyebilirim. Evlenmemiş olmama rağmen aile evinden uzaklaşabilmiş nadir insanlardanım. Bu lütfu bana bahşeden kadim tanrılara sonsuz şükranlarımı sunmanın yanında bu durumun belli başlı sorumlulukları da birlikte getirdiğini anlamam geç olmadı. Mesela çamaşırların yıkanması asılıp kurutulduktan sonra katlanıp dolaba yerleştirilmesi, mesela bulaşıkların biriktirilip bulaşık makinesine atılmadan önce sudan geçirilip işlerini layıkıyla yerine getirmeyen bulaşık makinelerine yardımcı olunması ve sonra bu yıkanan bulaşıkların tek tek bulaşık makinesinden alınıp kullanılıp evyede biriktirilmesi ve aynı işlemin tekrarlanması, bundan başka evin sürekli nemlendirilmesi ihtiyacı ve havalandırılması sorunu... Sorunu diyorum çünkü havalandırmak hem cereyanda kalıp hasta olmama hem de evin tozlamasına sebep oluyor. Velhasıl iş çok.
Ev hanımı olmanın bir sürü zorluğu var. Mesela tezgahta biriken bulaşıkları her gördüğümde onları ne zaman yıkayacağımı düşünmek beni epeyce geriyor, hele de sürekli mutfakta ocağın üzerinde sıcak durması için bekleyen demliklerden çay almaya gittiğim zamanlarda. Bu yüzden her yarım saatte bir aynı gerginliği yaşıyorum. Bu gerginliğe bir de çocukların eklendiğini düşünün. Yani ev kadını ya da erkeği farketmez ev insanı olmak çok zor. Askerde kendi koğuşuna su basıp baştan aşağı yıkayan erkeklerin, yirmi kişi birlikte yaptığı, koğuşa paçalara gelecek kadar su doldurup paspaslama işini bir ev hanımının haftada bir ve tek başına yaptığını düşünün. Şimdi aynı koğuşun yerlerinde halı olduğunu, o koğuşun duvarlarının boyalı olduğunu, ranzaların dip köşe silinmesi gerektiğini ve bunu yaparken de aynı zamanda yatakların dışarı çıkarılıp çırpılmak marifetiyle uzun sopalarca dövülerek tozlarından arındırılması gerektiğini düşünün. Bundan başka yerdeki halıların da dışarı çıkarılıp çırpılarak tozlarından arındırıldığını ve bu halıların üzerindeki muhtelif lekelerin de bir daha boşuna halı yıkamacılara para vermemek adına, ıslak bezlerle çitilendiğini düşünün. Belki bu saydıklarım yirmi kişilik bir koğuş asker için zor olmayabilir fakat tek başına bir erin bunların hepsini yapmak zorunda olduğunu hayal edin bakalım. Ayrıca bunu her hafta yapması gerek. Çünkü koğuşa toz doluyor, toprak doluyor, envai çeşit pislik ortalıkta kol geziyor. Askerler yataklarında osuruyor, sıçıyor, işiyor. Leş kokan çoraplarını akşamdan akşama yıkamaya erinenler var. O leş kokulu ayaklarıyla halılara ve yataklara basıyorlar ve ayaklarındanki leş kokusu halılara ve yataklara siniyor ya da daha iyi anlamanız için şöyle anlatayım. Köyde yaşayanlarınız bilir ve bilmeyenler bile hayatlarında bir kere de olsa bir ahır görmüştür. O ahırın hayvan boku dolu yerlerini elinizdeki bir bezle silip, temizlemeye çalıştığınızı hayal edin ve bunu haftalık olarak yaptığınızı düşünün. Hapishane koğuşları da farklı değildir gerçi belki daha da berbattır. Velhasıl ev hanımları bu işleri haftada bir yapmak zorunda. Zorunda ki çoluk çocuk ve de eşleri hastalık kapmasın. Bunları yaparken de çocukların cereyanda kalmasından tutun, eşlerinin televizyonlarının fişi çekildiğinde çıkaracağı tantanaya kadar her detayı düşünerek yapıyor olması gerek. Hal böyle olunca ev hanımlarına akşama kadar evde yatıyor denemez ama velev ki diyelim. Birazdan anlatacağım bahisle evde yatıp haftadan haftaya ev temizliyor olsalar bile eşlerine nazaran ne kadar çok iş yaptıklarını anlayacaksınız.
Babam otuz yıl boyunca bankada çalıştı ve en son banka müdürü olarak emekli oldu. Müdür yahut sorumlu olmak zor iştir. Babamdan biliyorum çünkü gemiyi en son babam terkederdi. Müdür değilken bile, bankanın müdürü iş bilmediği için bütün işler babamın başına kalır ve akşam beşte mesaisi bitmesine rağmen akşam ona-on bire kadar bankada durması gerekirdi. Neyse ki babam bankadakilerin ardını topluyordu fakat bunu yapmak için fiziksel bir çaba değil, sadece zihinsel bir çaba harcıyordu. Sadece fiziksel çaba harcayan biri de olabilirdi. Zaten hem fiziksel hem de zihinsel çaba harcayarak çalışabileceğiniz meslekler sınırlıdır. Genelde erkeklerin çalıştıkları işler ya sadece fiziksel çaba gerektirir ya da zihinsel. Fakat az önce yukarıda da bahsettiğim gibi ev hanımı olmanın altın kuralı iki çabayı aynı anda göstermektir. Bu senkronizasyon bozulursa ortaya çıkacak olan hastalık vb. gibi sorunlarla yine hem fiziksel hem de zihinsel olarak mücadele etmektir.
Neyse ki babam bu otuz yılın ardından emekli oldu fakat annem hala emekli olamadı. Yani ev hanımlığının emekliliği yok diyebiliriz. Eğer kocanız zengin olmadıysa ki annemin kocası zengin olmadı bu hayalden vazgeçebilirsiniz. Peki, annem aynı işlere devam ederken babam n'apıyor dersiniz? Her gün televizyonun karşısına kuruluyor, önüne de bilgisayarını açıyor, elinde de akıllı telefonu açık olduğu halde oturuyor. Bu arada masasının üzerinde büyükçe bir not defteri ve kalemliğindeki kalemleri duruyor. Babam önce biraz televizyon izliyor. Sonra televizyonda bir şey bulamıyorsa bilgisayardan bakınıyor. Diyelim ki bilgisayar da kafasını açmadı. O zaman da telefonunu eline alıyor ve saatlerce İnstagram'da, Facebook'ta Derin Siyaset, Doğru Tarih, Gerçek Gündem gibi adları bulunan ve adından da anlaşılacağı üzere derin olmayan siyaset, doğru olmayan tarih ve gerçek olmayan gündemleri takip edip hayatına devam ediyor. Bu arada annem haftalık veya misafiri gelecekse günlük temizlikleriyle ilgileniyor. Aynı zamanda da network-marketing yaparak ailenin geçimine katkıda bulunuyor. Kadınları bilirsiniz, kısır günleri yaparlar. Annem yirmi yıldır bu kısır günlerini bir fırsata çevirmiş ve kısır günlerinde tanıdığı insanlarla network yapıyor. Gerçi o da şimdilerde bıraktı marketing işini ama olsun. Anlatacağım hikayenin geçtiği dönemde annem hala hem ev işlerine devam ediyor hem de çalışıyordu.
Bir gün eve geldim ve babamı annem ve kız kardeşime bağırırken buldum. Babam hem onlara kızıyor hem de benim ''O defterde çok önemli notlarım vardı.'' diyordu. Ben mevzudan bihaber olduğum için tarafları sakinleştirmeye çalıştım ve bir süre sonra kız kardeşim elinde babamın not defteriyle çıkageldi. Babamın masasına bıraktı ve ''Bu mu baba sabahtan beri bize bağırdığın şey?'' dedi. Babam ''Evet ne oldu beğenemedin mi? Bu benim defterim arkadaş, kaldırıp dibe köşeye sokmayın benim defterimi.'' dedi. Bu arada kız kardeşim ve babam sinirliydi. Babam defterini alır almaz sayfalarını karıştırıp defterin kendi defteri olup olmadığını kontrol etti. ''Çok önemli notlarım var.'' dediği defter bu olmalı diye düşündüm ve olay yatıştıktan sonra babam da derin bilgisayar, gerçek televizyon ve akıllı telefon konulu çalışmalarına dönünce, defteri alıp karıştırmaya başladım. Defter neredeyse bomboştu ancak bir iki sayfası doluydu ama bu bir iki sayfa babamın çok önemli notlarını içeriyor olmalıydı ya, ben de okumaya koyuldum. İlk sayfanın başında biraz imza çalışmıştı. Yıllardır memur olan babam binlerce belge imzalamıştır ama hala boş sayfalara imza çalışmaktan geri durmuyor. İmza fetişi var galiba ve bu arada abim ve bende de var bu. Sayfanın devamında bir cümle vardı ve bu cümle babamın bize defalarca anlattığı bir üniversite kurma hayaliyle ilgiliydi. Tamam, eyvallah. Çok önemli notlardan biri bu olabilir. ''Babamın kurmayı düşündüğü üniversitenin önemli bir detayı demek ki bu cümle.'' dedim ve arka sayfayı çevirdim. Babamın önemli notları şöyle devam ediyordu:
1- Bu kalem güzel yazıyor.
2- Bu kalemin mavisi biraz fazla parlak.
3- Bu kalem saman kağıdına yazmak için uygun.
4- Bu kalem kötü yazıyor.
5- Bu kalemin mürekkebi bitmek üzere.
6- Bu kalem yazıyor.
Bahse konu önemli notlar bunlardı. Ciddiyim. Babamın anneme ve kız kardeşime kızıp bağırdığı notları, elektronik aletlerden sıkıldığı bir anda kalemlikte duran kalemlerin nasıl yazdığını merak etmesiyle ortaya çıkan ve hangi mavinin hangi kaleme ait olduğunu, ancak onlarla tekrar yazarak bulabileceği ''Bu kalem yazıyor.'' yazılarıydı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder