2 Temmuz 2024 Salı

Cesur Kızın Patiği


1. Bölüm: Yazlıkçılar

    Çocukluğumun yaz tatilleri bok kokardı. Çünkü her yaz tatilinde köye giderdim ve yazımı kışa çevirecek olan okulun başlamasına bir hafta kaldığı haberi gelene kadar, köyde kalırdım. Yok be, şaka yaptım çünkü çoğu zaman sıkılırdım köyde ve yazın sonuna geldiğimizde köyden bıkmış bir halde okulumu aşırı özlemiş bir vaziyette bulurdum kendimi. Ama köyde yaşamanın türlü türlü faydaları var. Bunları saymakla bitirebilir miyim bilmiyorum, sizin için deneyeceğim. Mesela köyde, zengin-fakir yahut var-yok demeden herkesin kahvaltısında süt, kaymak, yağ ve peynir karesi mutlaka olurdu, çünkü bir tane hayvanın da olsa yüz tane hayvanın da olsa, o hayvanlara ayırdığın mesaiden artakalan büyük zamanda elindeki sütle oynayıp; kaymağını alabilir, çökertip lorunu alabilir, civil peynir yahut yağ yapabilirsin. 
    
    Hülasa köyde yaşayan herkes sütle oynamış, oynuyor ve oynayacak olduğundan süt ürünleri üretilmeye ve kahvaltılarda tüketilmeye devam edecektir. Bu durumda köyde yaşayan herkes eşittir diyebiliriz. Hatta köye yalnızca yazları gelenlerden ziyade, kışı da o köyde geçirmiş olan kimseler ''biraz daha eşittir'' desek yanılmış olmayız. Zira gariban köylü her zaman konuya daha hakimdir ve ne zaman keklik avlamaya gidilir, ne zaman yaylaya çıkılıp şenlik yapılır, ne zaman ahududu çalıları meyve verir, ne zaman derede balık tutulur vs. bunların hepsini çok daha iyi bilir, bu nedenle yaptığından emindir. Oysa şehirden yazları köye gelen insanların, köyün tadını çıkarmak için yaptıkları tek şey; gölgede oturup çay içmek ve kış boyunca yaşadıkları yerlerde biriktirdikleri dedikoduları, yerel halkın boş dimağlarına serzenişler başlığıyla, yaz boyunca yinelemekten ibaret. Bu dilli düdük gibi öten yazlıkçı takımını en mutlu eden şey ise yaylada şenlik yapıldığı sırada, hareketlerini beğenmedikleri diğer yazlıkçıları köylü milletine kesmek olur.

    Mesela köyün eşitleyiciliğine bir başka örnek ise erkekler için kara lastik ve kadınlar için ise ''cizlabet'' ya da buna benzer bir söylenişi olan ve şeffaf plastikten yapılan ayakkabıların giyilmesidir. Köyde, o pahalı markanın ayakkabılarıyla gezemezsin ya da spor ayakkabınla sağa sola koşturamazsın. Çünkü bunun boku var, püsürü var, fışkısı var çamuru var, yamanı var samanı var. Yani var da var. O yüzden plastik bir ayakkabı, köy yeri için en uygun ayak kabıdır denebilir. Diyelim ki gün boyu gezdiniz köyün içinde ve taze hayvan boklarına bastığınız için, ayağınızdaki naylon kap pislendi. Akşam eve geldiğinizde bir su tutarsanız ilk aldığınızda yıkayıp giymediğinizi göz önünde bulundurursak eskisinden de temiz olur.

2. Bölüm: Köyde İşleyiş

    Köyde işleyiş şöyledir; erkek-kadın birlikte uyanır elini yüzünü yıkamadan daha, hayvanları ahırdan çıkarıp diğer hayvanlarla birlikte otlasınlar diye dağa doğru uğurlar ve pislenen ahırı temizler. Bu sırada hayvanların çobanı hayvanlarla birlikte o dağ senin bu dağ benim akşama kadar gezer ve nihayet akşam olduğunda, hava kararmadan yarım saat önce, köye gelmiş olur. Peki hayvanlar dağdayken ne olur? Tabii ki kahvaltı hazırlanır ve yağ, bal, kaymak, pekmez, peynir, zeytin gibi zengin kahvaltılıklar, tandırda pişirilmiş ve Türkiye'de yapılan pizza hamurundan en az iki ya da üç kat daha ince bir ekmek vasıtasıyla, mideye indirilir. Yemeği yedikten sonra mayışlanır ve mayışan kimseler çaylarını da içtikten sonra, yazın o sıcağına rağmen içine gireni üşüten evlerinin, soğuk odalarında uykuya dalar. Öğlen sıcağı atlatılana kadar uyunur ve sonra uyanılıp, varsa evin işleri görülür yoksa yazlıkçı misafirlerle uğraşlanır ve bu uğraşın ardından, dağdan geri gelen hayvanlar toplanarak ahırlarına götürülür. Ahırına dönmeyen hayvanlar varsa, aranıp bulunur ve onlar da ahıra götürüldükten sonra, sabahtan beri ot yiyip göt büyüten ineklerin dolgun memeleri, yine kadın-erkek farketmeksizin, avuçlanır ve kuyrukları bacaklarına bağlı duran ineklerden süt sağılır.

    Kötü kalite demirlerden üretilmiş olan, gök rengi kovalara sağılan sütler, adına ''cakkıl(iki kova birden taşımaya yarayan omuzluk)'' denen hacet sayesinde, sütleri satın alacak olan mandıracının arabasını parkettiği yere kadar taşınır. Cakkıl iki ucunda birer metre kadar aşağıya sarkan zincirler ve zincirlerin ucunda bulunan kancalar olan, tahtadan bir gövdeye sahip nesnenin ismidir. Bu icat kovaların kulplarını tutan kancalar sayesinde, tek seferde iki kova süt taşıma vizyonuyla geliştirilmiş olan bir alettir. Sağılan sütler, cakkılı omuzlayan kişi sayesinde, sütü alacak olan mandıracının arabasını yanaştırdığı noktaya taşınır ve mandıracı sütü tarttıktan sonra, satın aldığı sütün miktarını elindeki küçük deftere yazıp, sütlerle birlikte bölgeden uzaklaşır. İşte sofranıza gelen sütün serüveni böyle devam ediyor. Buradan gerisini de Mandıra Filozofu'na sorun, o anlatsın çünkü ben buraya kadar olan kısmını biliyorum.

3. Bölüm: Eğitim Öğretim

    Evet köydeki işleyişe şöyle bir bakış attığımıza göre artık köydeki eğitim ve öğretim hayatına dair bir iki şey söylemenin vakti geldi. Benim annem de dahil olmak üzere, eskiden köy çocukları köydeki ilkokulda eğitim görürlermiş. Bu okul köyün girişinde ve içerisinde bir sınıf bulunan küçük bir köy okulu. Okulun kapısından çıkınca sağa dönüp on adım attıktan sonra, üç tane yan yana duran tuvalet çıkıyor karşınıza. Tuvaleti karşınıza alıp, okulun köşesinden sağa dönünce on adım atıp tekrar sağınıza baktığınızda ise, köy okulunda çalışmak için gelen öğretmen için hazırlanmış tek göz odayı göreceksiniz. Yani eskiden görecektiniz. Ben küçük bir çocukken artık köy okulu kapanalı yıllar olmuştu ve köy okulunda düğün yemekleri verilir hale gelmişti. Benim ilk gençliğimde de kısır gecesi diye adlandırdığımız, sazlı-sözlü eğlenceler yapılırdı orada. Kısır gecesi, evlenecek erkeğin eğlence gecesidir ve müzikler eşliğinde içilip-sıçılarak gerçekleştirilir. Bundan beş altı yıl önce ise o köy okulu içerisine, duvarların dibinden bir metre dışarıda olacak şekilde yerleştirilen bir sekiyle, kadınlara kermes alanı gibi bir şeye dönüştürüldü. Köy muhtarını seçmek için kurulan sandık da oraya kuruluyor. 

    Velhasıl köy okulu diye bir şey yok artık. Ama yine çocukluğumda var olan, köy camisindeki elif-ba eğitimini her yaz aldım. Bu eğitimden aldığım bir şey olduğu söylenemez, çünkü her sene elif-ba'yı bitirip Kuran'a geçiyor, Kuran'a geçtiği için Kuran kursundakilere şeker dağıtıyor ve sonraki sene elif-ba'dan başlamak üzere Kuran kursunu terkediyordum. Kuran kursuna dair hatırladığım şeyler de; genelde okuduğum elif-ba'dan ziyade, okuyamadığım için hocadan yediğim dayaklar ve mahvilden atlayıp koşturduğumuz zamanlardır. Ha, bir de Kuran kursu çıkışlarını çok iyi hatırlıyorum. Benim için Kuran kursuna gitmenin en zevkli yanı Kuran kursunun bitişi ve çıkışımızdı. Bundan başka, köyümüzde Şahset isimli bir amca var idi. Kimisi ona Şahset Dede derdi. Bu sakalsız ve de vitaminsiz dede çocukları çok severdi, yani herhalde severdi diye düşünüyorum. Neyse hikayeden sonra siz karar verirsiniz Şahsettin Efendi'nin çocukları sevip sevmediğine.

    Şahset Amca biz çocuklar için ''sürecek'' yapardı. Sürecek; kuran okurken okuduğun yeri işaret eden ucu sivri ve tahtadan yontulma bir alet. Fakat, yaptığı sürecekleri öylece vermezdi bize. Bizleri bu sürecekleri hak edip-etmediğimize göre derecelendirir ona binaen iyi sürecekleri bazılarına, daha kötü olanları başkalarına verirdi. Bizden tabii ki bir ücret de talep etmezdi. O sürecekleri alıp eve koşarken Harry Potter'ın sihirli asasını aldığında hissettiği şeyleri hissederdik. Her yaz yeni bir asa edindiğini düşünsene, çıldırırsın. Senelerden bir sene, Şahset Amca sürecek edinme ritüelindeki sınavı çok başka bir seviyeye çıkarma kararı almış. Tabii zavallı biz kuran kursu talebelerinin bundan haberi yok. Özellikle yazlıkçı çocukların doğayla iyi geçinme anlamında eksik olduğunu düşünmüş olacak ki, birazdan sunduğu ağır şartı şehirli çocukların gözlerinin içine bakarak söylemişti. 

    Ummuştu ki şehirli çocukların içinden cesur kimseler çıkar. Fakat Şahsettin Efendinin bilmediği şey; ailelerimiz bizi öyle el bebek gül bebek yetiştirdi ki, bırak canımızı bile-isteye yakmayı, yanlışlıkla yaksak bile perişan olurlardı. Şahset Amcanın şartı ''en güzel süreceği isteyen, elini kapının önündeki ısırganların arasına daldırıp, bir avuç ısırgan otu alacak ve avucunun içinde iyice sıkacak ki ben onun en cesurunuz olduğunu anlayayım ve bu elimde görmüş olduğunuz nadide parçayı kendisine takdim edeyim'' şeklindeydi. Fakat ne ben ne de diğer yazlıkçı çocuklar ellerini ısırganların arasına daldırmaya cesaret edemedi. 

    Edemezdik, çünkü yaz boyunca oraya-buraya koştururken en az iki kez ısırganların arasına düşerdik, yahut elimiz kolumuz çarpardı ve haşlanırdık. Ancak bizim gözümüzü korkutan şeyi köylü çocuklar hayatları boyunca her an yaşadıklarından, ısırgan otunun tillahı gelse boştu. Köylü talebelerden en yamanı hemen elini ısırganların arasına daldırıp, kopardığı ısırgan otu yapraklarını avucunda sıkarak Şahsettin Efendi'ye uzattı. Şahset Amca bu manzara karşısında kayıtsız kalamazdı ve kalmadı da. Elinde tuttuğu canım süreceği bu yürekli kızın cesaretine takdim etti. Ben, ''ulan acaba bu sürecek elimin acısına ve kaşıntısına değer bir şey mi'' diye düşünüyorken daha, bu cesur kızın bunları yapması beni hayrete düşürmüştü. Acaba o da benim gibi, elde edeceği süreceğin çekeceği acıya değip değmeyeceğini hesaplamış mıydı? Bence, ''sonunu düşünen kahraman olamaz'' diye bile düşünmeden, hemen avuçlamıştı ısırgaları. Tabii bir hafta boyunca kaşıntıdan elini yara etmişti ama yine de bu, onun cesur biri olduğu gerçeğini değiştirmezdi. Bu cesur kız beni kendine hayran bırakmıştı.

4. Bölüm: Sosyal Faaliyetler

    Eskiden harman olarak kullanılan yeri, ben küçükken futbol sahası olarak kullanılıyorduk. Toplasan otuz metre yoktur uzunluğu ve eni de en fazla yirmi metredir ama ben küçükken o sahayı koşup bitirmek pek mümkün görünmüyordu. Bu harman yerinde futbol oynamaktan başka güreş müsabakaları yapar, yenilenleri rencide etme seansları düzenlerdik. Akşamları da oturup sohbet eder çekirdek çitler, birbirimize cin hikayeleri anlatırdık. Tabii o zamanlar köylerde yaşayan insanlar vardı ve yazlıkçılar köylere akın ettiği için de bir sürü çocuk gelirdi köye ama artık yazlıkçıların çocukları bağımsızlıklarını ilan ettiler ve kışlıkçıların çocukları da köyü tamamen terkettiler. Dolayısıyla köylerde ne yazlıkçı kaldı ne de kışlıkçı artık. Yani köyler boş, millet aj aj. Neyse ne. Konumuz bu değil şimdi. 

    Konumuz köyde yapılanlar ve yapılmayanlar. Yapılanlardan biri daha önce de bahsettiğim gibi balık tutmak. Yapılmayan ise balık tutmaya giderken Alihan'ı götürmek. 
-Neden peki? 
+Çünkü Alihan küçük daha, çünkü biz balık tutmaya çalışırken Alihan bize ayak bağı olur. 
-Ner'den duydun bunu? 
+Duymadım, gördüm, daha önceki deneyimlerimden biliyorum. 
-Söz bak, bu sefer öyle olmiycak. 
+Bu kaçıncı söz oğlum, biraz büyü öyle gidelim beraber. 
-Bana ne bana ne. Ben gitmezsem siz de gidemezsiniz. Bak anneme söylerim ''harmanda oturmaya gitmedi, balık tutmaya gitti'' derim. O yüzden beni de götür. 
+Tamam o zaman. Git üstüne mont al gel, biz seni burada bekliyoruz. 

Bu konuşma ben ve beni yanlarından götürmek istemeyen abimle dayımın oğlu arasında geçiyor. Ben içeri gidiyorum. Montumu giyip dışarı çıkıyorum ki gidelim. Ama görüyorum ki beni unutup gitmişler. Yahu ne ara unuttunuz daha bir dakika önce ''montumu alıp gelicem'' demedim mi ben size? Abimle dayımın oğlunda ya ''alzaymır'' vardı ya da ''etenşın defisit'' oldukları için anlamadılar ne dediğimi. Velhasıl ben ağlayıp zırlardım çoğu zaman ama ne onlar beni duyardı ne de bir dahaki sefere yanlarında götürürlerdi ve ne ben onlara inanmaktan vazgeçerdim ne de onlar beni kandırmaktan. Ama ziyanı yok çünkü gerçekten büyük sıkıntıydı benimle balığa gitmek. Hele de geceleri. 
    
    Ben gündüz bile otların arasında yılan olur diye çekine çekine gezen bir çocuktum, hal böyleyken gece görmediğim halde otların arasında gezmek çok büyük zulümdü, hem bana hem de beni yanında götüren kişiye. Diyelim ki abimle dayımın oğlu bir bok yiyip beni yanlarında götürdüler balık tutmaya, abimin kıçının dibinden ayrılamazdım. Mesela dere boyunca ilerlerken oldu ki abimden uzakta kaldım, aradaki mesafeyi aşıp yanına gidemezdim, ya arada bir yerde bir yılan varsa diye. Abimin gelip beni oradan alması gerekirdi. Hal böyle olunca da; abim, yaşamak istediği balık tutma keyfinin on katı eziyetle dönerdi balık tutmaktan. Bu yüzden de beni götürmemek için elinden geleni yapardı. 

    Aynı derede, dere boyunca yürürken es geçtiğimiz, adına ''Kilise Dibi'' denen bir yer vardı. Orayı es geçiyorduk çünkü ''Dürtme Tor'' ile balık tutuyorduk. Dürtme tor dediğimiz balık yakalama aleti; iki odun parçası arasında gerilmiş bir parça ağ olan ve içine balık girince balığı sudan kesmek üzere tasarlanmış bir av malzemesiydi. Bahse konu iki odunla, taşların altları dürtülerek balıklar rahatsız edilip ağın içine girdiği anda sudan kesilmesi hedefleniyordu. Böyle balık tutmak için ise derenin derin olmaması gerekiyordu ve Kilise Dibi dediğimiz yer derin bir bölgeydi. Çünkü önüne taşlar yığmıştık ve gündüzleri serinlemek için suya giriyorduk orada. 
    
    Günlerden bir gün yine orada yüzmeye gittik. Yüzerken abim taşların altını yoklamaya başladı, alabalık tutmaya çalışıyordu. Ben sudan çıkmıştım ve suyun kenarında güneşleniyordum. Bu sırada abim ''evreka'' diye bağırdı. Balığı bulmuştu. Biraz daha uğraştıktan sonra ''aha, yakaladım'' diye bağırdı. Evet yakalamıştı ama yakaladığı şey bir alabalık değil bir yılandı. Yılanı sudan çıkarır çıkarmaz cin çarpmışa dönen abim; küfürler savurarak yılanı etraftaki kayalara vurmaya başladı. Kendine geldiğinde zavallı yılan için iş işten geçmişti ve abim yılanın öldüğünü görünce, inceleyelim diye getirip kıyıya bıraktı. Ama ben ''yılanın ölüsü de yılandır'' diyerek, uzaktan izlemekle yetindim.

5. Bölüm: Asosyal Faaliyetler

    Yazlardan, benim liseye geçtiğim, artık büyüdüm zannettiğim ve o sene yaşıtım hiçbir arkadaşımın köye gelmek istemediği bir yaz günü; evin kapısının önünde oturmuş can sıkıntımı gidermek için ortalığı sularken, gözüme çarpan bir bıçağı elime alıp ''neden kendim için bir yay ve birkaç ok yapmayayım'' diye içimden geçirdikten sonra, bahçemizdeki ağaçlardan birinin yere yakın dallarından yay yapmak için en idealini kesmeye başladım. Çok canım sıkılıyordu ve köydeki müstakil bahçeler dışında kalan tek ağaçlık yere gidip kuş vurmak, kuş yoksa ağaçları hedef alarak ok atmak istiyordum. 

    Arkadaşı olmamak insanı yaratıcılığa zorluyor demek ki. Aslında arkadaşlık etmeyi denediğim, benden bir kaç yaş küçük iki çocuk vardı köyde ama bir önceki sene onlarla arkadaşlık etmeye çalışmış ve aptallıkları sebebiyle onları dövmek zorunda kalmıştım. Bu yüzden onlarla bir şeyler yapmaktansa yayımı-okumu kuşanıp vahşi doğaya gitmek daha cazip gelmişti. Derken kendime bir yay ve bir iki tane de ok yaptıktan sonra, teyzemden yayıma kiriş olarak kullanmak üzere bir ''don lastiği'' rica ettim. Yayım tamamlanınca onu omzumdan çapraz asıp, oklarımı da yanıma alarak, bahsettiğim ağaçlığa doğru emin adımlarla yürümeye başladım. 

    Vakit ikindi vaktiydi. Aniden esen rüzgarlarla irkilen kavak yaprakları sanki bu mağrur yürüyüşümü alkışlıyor gibiydi. Oraya vardığımda etrafta kimse olmadığını ve gayet sessiz olduğunu gördüm. Yalnızlık iyidi çünkü nerede çokluk orada bokluk, hele de elinizde bir silah var ise. Köyümüzün konumuna göre ağaçlıklar atış yapacağım poligona gölge oluşturmuş arkalarında gezen güneşin bana değmesini engelliyorlardı. Bu benim için bulunmaz bir nimetti. Vaktin böyle olacağını hesap etmemiştim elbette ama böyle denk gelmiş olması beni keyiflendirmişti. Bu keyifle birlikte yayımı geriyor, oklarımı çıplak ağaçlara doğru savuruyor ve yayımdan fırlayan okların sanki hiçbir şey olmamış gibi havada uçup hiçbir yere değmeden yere düşüşlerini seyrediyordum. Oklarımın, hedeflediğim ağaçlara değse bile ağaca saplanmıyor olması canımı sıkıyordu, bu yüzden onları iyice sivriltmeliyim diye düşündüm.

    Okları elime alıp sivriltme işine girdiğim sırada, az önce bahsettiğim zirzop çocuklar atış poligonumun ortasına spawn oldular. ''Abi napıyorsun'' falan derken, çocuklardan biri yayımı eline aldı ve ''abi bize de yay yapsana biz de ok atalım'' dedi. Yok oğlum hadi gidin buradan, beni rahat bırakın dememe aldırmayıp ısrara devam ettiler. Ben de ''tamam, ama sakın birbirinize atayım demeyin'' dedim. Ben bunu derken, eline yayımı almış olan çocuk, yerden bir de ok alıp yaya yerleştirdi ve bu ikisinin benim yanıma geldiğini gördüğü için yanımıza gelen başka bir çocuğa doğru nişan aldı. ''Lan napıyorsun sen, daha şimdi demedim mi birbirinize doğrultmayın diye'' demeye kalmadan yeni gelen çocuğa gezleyip gerdiği yayın kirişi, zirzop çocuğun elinden kaçtı. Kaçar kaçmaz, ağaçlara saplanmıyor diye sivrilttiğim ucu, karşıdan gelen çocuğun gözüne çarptı. Çocuk gözünü tutup ''yandım Allah'' der demez, bu yanımdaki iki hergele topukları yağlayıp, köyün diğer tarafına doğru kaçmaya başladılar. Ben ise kala-kaldım üçüncü çocukla bir başıma. 

    Çocuk gözünü tutmuş ağlıyor, bağırıyordu. Ben ise panik olmuş bir halde, çocuğa nasıl yardım edeceğimi bilemeden, sağa sola koşturuyordum ki; önümüzden akan ince su birikintisini görünce ''gel yıkayalım gözünü dedim'' çocuğun gözünü yıkayınca gördüm ki kan var gözünde, iyice korktum. Yaşadığı eve doğru bağırdım ve evlerinden bir kız çıkıp koşar adım bize doğru gelmeye başladı. Bu gelen ''cesur kız'' dı. Ben onu görünce, çocuğu ailesine teslim ettikten sonra olacakları düşünüp tedirgin olmaya başladım. Çünkü olayın faili her ne kadar ben olmasam da müsebbibi bendim. O yüzden, çocuk ailesine kavuştuğu an ben de topukları yağlayıp kaçmaya başladım. 14 yaşındaydım ve bir çocuğun gözünün kör olmasına sebep olmuştum. Bu benim için dünyanın sonuydu. Kaçarken, kafamda bana sorulabilecek sorular dönüyor ve o kaçan iki veledi bu sene de dövmediğim için kendime lanet ediyordum. 
    
6. Bölüm: Cesur Kızın Patiği

    Kaçıyordum. Cesur kız, ondan kaçtığımı sanıyordu belki ama ben bu gördüklerimi görmüş, bu yaşadıklarımı yaşamış olmaktan kaçıyordum. Kaçıp eve gittim. Kimseye görünmeden iç odadaki yüklüğün arkasına gidip saklandım. Orada saklanırken cesaretin bedeli üzerine düşündüm. Cesaretin bedeli, sonucuna katlanmakmış. Ben cesaretsizliğimin esareti altında, kefaletimi ödeyip beni serbest bırakacakları anı, korku içinde bekliyordum ve bunun çok uzak olmadığını biliyordum ama yine de o anın gelmemesini ummaktan başka çarem yoktu. Ailemin de hiçbir şeyde haberi yoktu. Belki onlara anlatsam bu kadar korkmama gerek kalmazdı ama söylemedim. 

    O karanlık odada yün döşeklerin arkasına saklanmış olan ben ve omzumda gezme cesaretini gösterip sonucuna katlanan uzunca bacaklı örümcek öylece ölümü bekliyorduk. Gerçi örümcek çoktan ölmüştü ama benimkine daha vardı. Biraz sonra evin kapısı dan-dun dövülmeye başlandı. Bu, korkaklığımın son demlerinde olduğumun habercisiydi. Kapıyı teyzem açtı cesur kız ve annesine. Çocuğun gözüne olanları ve yanında da benim olduğumu söylediler. Teyzem onları içeri buyur etti ve beni odaya çağırdı. Gittim kanepeye oturdum. Başım yerde, her şeyi olduğu gibi anlattım. Konuşurken gördüğüm şey, halıdaki çiçek deseniyle, cesur kızın patiğindeki çiçek deseninin aynı olduğuydu. Sonra asıl failin ben olmadığı anlaşılınca gittiler. Ama asıl fail bendim ve ne yazık ki asıl failler hiçbir zaman ceza almıyorlar.

10/02/2024
Erzurum/İspir/Arkun Barajı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Eren İlber

  Gelen geçti konan göçtü uçmağa vardı erenler Boş dimağa güller diken, gençliğe yardı erenler Yetişirken onu gördük aklı selim çok yol duyd...