15 Ağustos 2024 Perşembe

Travmalı Fıransız

Sabah saat altı gibi uyandım ve balıklara atacağım yemi arabaya yükleyip suya indim. Torbası yirmi beş kilo gelen yemleri kayığıma yükledim ve henüz hava sisliyken çıktım yola. Tesisi bulmak zor olmadı. Gerçi giderken önümü görmediğim için bir iki tane halata takılma vakası yaşadım ama kıçtan takma motorlara özgü manuel tirim sayesinde halatların üzerinden motoru atlatarak yoluma devam ettim. Tesise vardığımda yavru balıkların olduğu kafeslerden birinin yanında suya düşüp boğulmuş olan bir dinozor gördüm. Dinozor diyorum çünkü bilindiği üzere ve benim de akşam olup karanlık çökünce kulaklarımla bizzat şahit olduğum üzere dinozorlara özgü sesler çıkaran göçmen kuşlardan biriydi bu. Bu sene Kuzgun Barajın'a göçerken önce Kuzgun'a ardından da suda boğularak öte dünyaya göçeceğinden bihaber bu kuşu kafesin yanından, ölüsü yavru balıklara parazit bulaştırmasın diye uzaklaştırdıktan sonra balıkları yemleye-yemleye bütün tesisi gezdim.
    
    Tesisdeki bütün balıkların iyice doyduğundan emin olunca gölün üzerindeki sis hala dağılmamış olmasına rağmen önümü görebileceğim kadar dağıldığı için kolayca kıyıya vardım. Hava soğuktu. İki bin metre rakımdaki bu gölde balık büyütmenin zorlukları saymakla bitmez fakat bu zorluklardan en kolayının soğukla mücadele etmek olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Kıyıya döndüğümde havadaki azot yahut karbonmonoksit ya da her ne zıkkım-dioksitse onu önemsemeden kıyıda birikmiş halde duran naylon çuvalların götüne ateşi verip ikamet ettiğim karavanıma doğru yola koyuldum. Sabah gelirken önceki gece yağan yağmurun ıslattığı çamurlu yolda bıraktığım izlerin hala taze göründüğünü farkettim. Fazla uzaklaşmış olmamalıydım. Nihayet karavanıma dönüp demliğin de götünü tutuşturduktan sonra kahvaltımı hazırlamaya koyuldum. Bu sırada dışarıdan bir ses duydum. Bu ses bir araba lastiğinin toprağı yavaşça çiğnerken çıkardığı sese benziyordu fakat çok daha cılızdı. Ben de kapının önünde dolaşan bir köpek olduğunu düşündüm ve camdan bakmak zahmetinde bile bulunmadım. Ardından köpeğim Ceku'nun havladığını da duyunca iyice emin oldum bundan. 
    
    Kahvaltımı ettikten sonra son olarak sigaramın götüne ateşi verip dumanıyla gönlümü şenlendirmeye başladım. Sigaramı içerken komşumuz olan firmanın çalışanlarından Yakup'un adımı bağırdığını işittim. Ne kadar fazla konuştuğu düşünülünce anlamlı bir şeyler söylediğini sanabileceğiniz biriydi Yakup. Bu kadar fazla konuşunca insan bir şeyler anlatmış olmalı diye düşündürüyordu bana ve fakat söylediklerinin anlam bütünlüğü olmadığı gibi konudan konuya uçları birbirine değmeyen tilki kuyrukları misali atlayınca insanın beynindeki tilkiler de bir duraksamıyor değildi. Neyse ki artık hayatımda Yakup adlı bir karakter yok. Kendi gitti ismi de kalmadı yadigar. Ne diyelim, yolu açık olsun. Evet, Yakup adımı bağırmış ve beni yanına çağırmıştı. ''Kim bilir ne anlatacak ve yine kafamı sikecek'' diye düşünürken ağzımda sigara, elimde tesbih, kafamda şapkamla çıktım dışarı. 

- Ne var la Yakup? diye seslendim.
- Yav hele gel bah ambu ne diyir, dedi

    Yanlarına gittiğimde düzgün yapılı orta boylu ve tahminimce yirmili yaşlarının ortalarında bir genci, yanında bisikleti ve bisikletinin üzerinde heybelerce kamp malzemesiyle bekler gördüm. 

-Ne istisen oğlum, Dedim. 
-Yav ambu yabanci herhalde, bir şeyler sorir da anlamiram. Bah ki ne diyir, dedi.
-Tamam sen işine bak, diyip Yakup'u gönderdim.
-Hi my name is Alihan brother. Welcome to Kuzgun, dedim ve ben bunu dedikten sonra ağlamaklı gözleri büyüyen genç adam:
-Hi Alihan. My name is Henri. Nice to meet you, dedi. Beni tanıdığına mutlu olduğu her halinden belliydi.

    Ardından sorununun ne olduğunu sordum ve bana burada kamp kurmak istediğini söyledi ve çadırını nereye kurarsa rahat edebileceğini sordu. Ben de rüzgar almayacağı ve yatacağı yerde taş olmayacağı şekilde bir yer gösterdim ona. Henri bana teşekkür etti ve ''Ben şimdi çadırımı kurup yatacağım yeri hazırlayacağım.'' diyip gösterdiğim yere konmak üzere yanımdan göçtü. Ben de işlerimle ilgilenmeye döndüm. Fıransız'ı kahvaltıya çağırmak gelmedi aklıma. Bu arada yan firmaya, ''kırk ayak'' diye tabir edilen, tırdan biraz küçük bir kamyonla yem geldi. Yemin sahibi yemi depoya indirmek için benden yardım istedi ben de yemini depoya indirmesine yardıma gittim. Bu iş aşağı yukarı üç saat sürdü ve ardından yemek hazırladı komşu bize. Yemeği yedikten sonra güneş tepeyi aşmış ve zaman hayli geçmişti. Saat üç sularıydı ve Fıransız aklıma bile gelmiyordu. Ne de olsa bir şeye ihtiyaç duyunca arayacağı kişi bendim. Gelip beni bulmadığına göre ya beni bulamadı ya da bir sıkıntısı yoktu. Derken akşam vakti geldi ve balıklara akşam yemini vermek icap etti. Ben akşam yemini verirken düşünen bir somon gördüm. Her zaman yaptığım gibi düşünen balıkları yukarı getirip köpeğim Ceku için pişirmek istedim. Bu arada düşünen balıktan kastım hastalanmış balık yani fazla yem yemiş ve yediği yemi sindiremediği için hipertansiyondan gözleri pörtlemiş ve neticede kör olmuş balık. Bu balıklar kör olduğu için güneşli vakitte bile suyun yüzeyinde yüzerler ve sağa sola çarpmamak için yavaşça yüzdüklerinde derileri iyice yanarak kararır. Bunlara kararmış balık da denir, kör olmuş balık da. Ama ben yavaş yavaş yüzdüklerinden ve güneşte kalıp karardıklarından olsa gerek ''kara kara düşünmek'' deyiminde anlatılan düşünmek eyleminin böyle bir şey de olabileceğini anlatmak adına ''düşünen balık'' diyorum onlara. Hastalanan balıkların bazıları da yan veya ters yüzmeye çalışırlar ve benim için kolay avlar haline gelirler. Ben de onları yakalayıp köpeğim Ceku'ya pişirir yedirirdim. Bu arada Fıransız'a vermek üzere bir buçuk kiloluk bir somon balığı da çıkardım ve yukarı gedim.
    
    Yukarı geldiğimde Fıransız çadırında yoktu. Bisikletini de etrafta göremeyince gezmeye çıktığını düşündüm. O gelene kadar en azından balığı temizleyeyim dedim ve balığı temizledim. Ceku için pişireceğim balıkları da temizledim tabii ama neredeyse hava kararmasına rağmen Fıransız gelmiyordu. Ben de Ceku için temizlediğim ''düşünen somon'' ile birkaç küçük balığı temizleyip ateşi yaktıktan sonra ateşin yanındaki taşların üzerinde pişmeye bıraktım. Ceku ise yemeği pişerken ateşin yanında uyukluyordu. Birden Fıransız çıkageldi. Fıransız'ın bisikletini bize doğru sürdüğünü gören Yakup'da bize doğru gelmeye başladı. Fıransız'a lisan-ı münasip ile bir balık vermek istediğimi ve bu balığın onun akşam yemeği olabileceğini ayrıca benim de kamp yapmayı sevdiğimi fakat imkan bulup yapamadığımı söyledim. O ise bana zaten sen burada kamp hayatı yaşıyorsun gibi bir şey söyleyip hediyem olan balık için ''ya ne gerek vardı'' nın ingilizcesini ekleyerek kabul etti. Aslında yanında sosis varmış onu pişirip yiyecekmiş akşam yemeği olarak ama bu balık çok makbule geçmişmiş. Onun için balığı temizlemiş olmam da büyük incelikmiş. Ulan Fıransız helal lan sana. Bir de eller kadir kıymet bilmiyor derler. Bak adam hem kadir biliyor hem kıymet. 

    Fıransız yanımızdan gidince Yakup bana bakıp ''ne gonuşduz la adamnan?'' dedi. ''Yakup'cuğum bu Fıransız'larda adetmiş bir yere gittiklerinde ilk karşılaştıkları adam yahut kadın farketmeksizin çadırlarına davet ediyorlarmış. Eğer teklifi geri çevirirsen de çok pis darılıyorlarmış ama darılmakla kalmayıp o kişiyi kafaya da takabiliyorlarmış çünkü bu büyük bir nezaketsizlikmiş. İşte bizim Fıransız'da seni çağıracakmış ''Ama biraz çekiniyorum.'' dedi. Ben de ''Çekinme Henri'' dedim, ''Yakup çok cana yakındır hem de konuşmayı da çok sever, siz hemen kaynaşırsınız.'' dedim. E bir de adama somon verdim ya ''Ben o zaman somonu pişirip mumları yakar Yakup'u öyle çağırırım.'' dedi. Ben Yakup'a bunları anlatınca; Yakup'un çeyrek altın gözleri cumhuriyet altınına döndü ve ''Bene ne gardaş. Ben niye gidim onun çadırında oturim. O gelsin bizim evde oturağ işte, hem de mum yakacakmış o nerden çığmış, mumi nehe yahacahmış ki yani?'' dedi. ''Sakin ol şampuan adamların kültürü bu yani napalım gideceksin ama dikkat et ha bakarsın oğlancı falan çıkar, bu ecnebilere güven olmaz. Baktın ki kötü şeyler olmaya başladı bağır ben hemen gelirim.'' dedikten sonra karavana döndüm. Dönerken de ''Sen de git evde bekle o seni çağırır mutlaka.'' dedim.

    Yakup'u evine gönderdikten sonra karavanda akşam kahvaltımı yapmak üzere yine ateşledim demliğin götünü. Ben demlikteki suyun kaynamasını beklerken kapı çaldı. Gelen Fıransız Henri idi. ''Come inside my friend.'' dedim ama içeri gelmektense beni pişirdiği balığı yemeye davet etti. ''Bana bak ulan Fıransız, ben kara kuru bir uşağım. Sen en iyisi beni vazgeç, git Yakup'u çağır.'' dedim. ''Ben balık yiyemiyorum balığa alerjim var ama Yakup balık yemeye bayılıyor.'' diye de ekledim. Bunu duyan Fıransız Yakup'un ingilizce bilmediğini ve benimle sohbet etmek istediğini söyleyince. ''Neden olmasın my friend.'' dedim. ''Sen balığını ye sonra gel burada oturalım.'' diyip Fıransız'ı gönderdim. Bu arada Yakup'u bize akşam kahvaltısına davet ettim. Yakup geldi kahvaltımızı ettik ve tam yeni demliğin götünü ateşlemiştim ki Fıransız açtı karavanın kapısını. ''Come sit share our tea.'' dedim. 
    
    Fıransız başıyla dil bilmeyen Yakup'u selamladıktan sonra nasılsın ne yapıyorsun burada tam olarak diyerek beni sorgulamaya başladı. Ben de ona ne iş yaptığımı neden bu dağ başında durduğumu falan anlattım. İşin büyüklüğünü yurt dışına ihracat yapıp yapmadığımızı sorduğunda bu işe girmek istediğini düşündüm. Bu arada Yakup çayını içerken cümlemin bittiği her noktada ''Ne diyir la? Ne gonuşisiz la?'' gibi cümleler kuruyordu. İlkin bu cümleleri ona birebir çevirmeye çalıştım ama baktım ki İngilizce-Türkçe çeviri yapmakta zorlanıyorum. Bu sefer Yakup lafa atladıkça ona bakan Fıransız'ın onunla ilgili şeyler söylediğini ve arada Yakup'un da yandaki firmanın çalışanı olduğunu, onun da ismini vererek anlattığımda sürekli Yakup'a bakıyor oluşunu gözlemledikten sonra Fıransız'ın söylediklerinin Yakup'la ilgili olduğuna dair hikayeler uydurmaya başladım. Bir süre sonra Yakup'un, Fıransız Henri'nin ölen sevgilisini andırdığına kadar getirdim işi. O yüzden kanının Yakup'a çok kaynadığını ve o sebeple buraya geldiğinde ilk başta onun yanına gittiğini falan söyleyince Yakup'un sarı yüzü kızarmaya başladı. Yakup'un kızardığını gören Henri, Yakup'un neden kızardığını sorunca bu sefer de Henri'ye yalan söylemeye başladım. ''Yakup bir homoseksüel ve galiba senden hoşlanmış o yüzden kızarıyor. Konuşamadığı için sana soramıyor ama merak ediyor senin cinsel tercihini.'' Bu sefer Henri'nin soluk benizi başladı kızarmaya ve kendisinin kadınlardan hoşlandığını hatta gezileri sırasında tanıştığı fakat şimdilerde ayrı düştüğü bir kadınla evlenmeyi düşündüğünü söyledi. Fakat bunları yine Yakup'a bakarak söylediğinden bana gün doğdu. 

    ''Yakup.'' dedim ''Bak adam kıpkırmızı oldu oğlum. Bana az önce Yakup'tan hoşlandım diye bir şey söyledi yani üstü kapalı söyledi ama ben anladım söyleyişinden.'' diye devam ettim. Ben bunu diyince sinirlenen Yakup ''Sikerem ben bunu ha.'' dedi. ''Tamam oğlum işte artık aranızda halledersiniz.'' dedim. Ben bunu diyince iyice sinirlenen Yakup '' Ben gidirem bu amına goyduğumi da yolla burdan getsin yohsa köti olacağ.'' dedikten sonra elindeki bardaktan son yudumunu alıp bardağı masaya vurdu. O, bardağı masaya sertçe bırakınca bizim Fıransız irkildi. Ben ise ona sakin olmasını söyledim. ''Yakup biraz sinirlendi bu duruma.'' dedim. ''Seninle alakası yok ama o reddedilmeyi kaldıramadı galiba. Sen rahat ol sıkıntı yok.'' ben bunları söyleyince Fıransız Henri'nin gerginliği bir nebze azaldı. Yakup gidince bana böyle durumlarda kızmaması gerektiğini sakin kalması gerektiğini falan söyledi. Ben de iletişim becerilerinin sınırlı olduğunu o yüzden sinirli olduğunu söyledim. ''O, kendisini iyi ifade edemediğini düşündüğü için onunla birlikte olmak istemedin sandı herhalde'' dedim. Bu dediklerimi mantıklı bulan Fıransız peki bana bir şey yapmaya kalkmaz değil mi, bak ben yanımda bıçak, balta falan taşıyorum diyerek, Yakup'u korkutmam için beni zarfladı. Ben de ''Zararsızdır sen rahat ol.'' dedim ve Fıransız'ı uyku tulumuna uğurladım. 

    Fıransız gittikten sonra köpek havlaması gelmeye başladı. Köpeğim, yabancı olduğu için ve bizim arka bahçede çadır kurduğundan Fıransız Henri'ye çemkiriyordu. Gidip köpeği Henri'den uzak bir yere zincirledikten sonra rahat bir uyku çektim. Hernri ve Yakup'u birbiri hakkında bu türlü düşüncelere sokup ikisine de böyle bir travma yaratmış olmanın verdiği hazla kendi kendime kahkahlar atarak uykuya daldım. Sabah olduğunda balıkları yemlemeye gittim ve geldiğimde Henri'yi hazırlanmış bir halde beni bekliyor gördüm. Sabah suya indiğimi görmüş ve kahvaltısını yapıp hazırlanmış. ''Gitmeden teşekkür edeyim dedim sana.'' dedi. Teşekkürünü etti ve yoluna gitti. O gittikten sonra Yakup geldi yemden ve bana onun gidip gitmediğini sordu. Gittiğini söyledim. Yakup '' Siktirsin getsin.'' dedi. Ben de ona olanları ona kahkahalar ata-ata anlattım. Nihayetinde bu hikaye artık sadece Fıransız Henri'nin hikayesiydi çünkü bu gerçeği asla öğrenemeyecekti. Travması yanına kar kalan Henri, muhtemelen topukları selesine değe-değe ülkeyi terk etmiştir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Eren İlber

  Gelen geçti konan göçtü uçmağa vardı erenler Boş dimağa güller diken, gençliğe yardı erenler Yetişirken onu gördük aklı selim çok yol duyd...