19 Eylül 2024 Perşembe

Erzurum'un Delileri 1

    On yaşıma kadar Aşkale'de yaşadım. Aşkale'deyken adını sürekli işittiğim bir deli vardı. Aşkaleli olmasanız bile hepiniz bu seslenişi duymuşsunuzdur: Deli Memmet. Deli Memmet zararsız bir deliydi ama aileler çocuklarını ''Deli Memmet'' ile korkuttukları için zararlı sayılıyordu. Deliydi ve ne yapacağı belli olmuyordu. Yoldan geçen bir adama parmak atabilir yahut adamın önünde diz çöküp yalvarabilirdi. Neden böyle yaptığıyla ilgili kimsenin bir fikri yoktu elbette ama bence deliler toplum onları olduğu gibi kabul edemediği için deli diye nitelendirilen ortalama vatandaşlardan ibaret. Neyse konumuz delilerin toplumdaki yeri değil, delilerin kendileri ve yaşamlarından garip hikayeler. Bu hikayeler ben Erzurum'a taşındığımda birikmeye başladı ve hala birikmeye devam ediyor. 

    Gez Mahallesi'ne taşındığımızda o mahalledeki evi satın alma sebebimiz gideceğimiz ilkokula yakın oluşu idi. Abim liseye geçmişti ve ben de orta okula geçmek için bir yıl o ilkokulda okuyup mahalleye alışacaktım. Kız kardeşimin ise o okulda geçirmesi gereken 3 yılı vardı. Mahalledeki arkadaşlıklarımız dövüş-tutaş gelişmeye devam ederken mahallede bir de delimiz olduğunu öğrendim. Aslında delimiz olduğunu öğrenmem biraz garip oldu çünkü akşamüzeri evimizin terasında otururken duyduğum ''de ve li'' seslerinin uzatılarak bağırılması beni mahalleyi kuş bakışı izlemeye itmişti. Mahallenin üst başında duran abimin yaşıtları yahut daha büyükler hep bir ağızdan ''deeeeeee-liiiiiiiiii'' diye bağırıyorlar ve mahallenin alt başında şişman kel bir adam onlara hitaben ''anan aaaaa-miiiiiii'' diye cevap veriyordu. Bu şişman kelin tek esprisi ona ''deli'' diye bağrıldığında ''anan ami'' diye cevap vermek değildi elbette. Deliydi, çünkü zeka geriliğinden ileri gelen yaş hesabı bilmeme gibi bir durumu vardı. Mesela mahallede koşup oynayan küçük bir kız çocuğuna aşık olmuştu bir ara ve yine aynı dönem tımarhaneye kapatıldığıyla ilgili bir şeyler işitmiştim. Fakat bir iki yıl sonra tekar çıkagelmişti mahalleye. Gez Mahalle'sine taşınır taşınmaz gördüğüm ilk deli adını bile bilmediğim bu ''deeeeee-liiiiiii'' olmuştu fakat son olmayacaktı.

    İkinci tanıştığım delinin ismi Ramazan ve kendisi Ramazan yahut Kurban demez mesaiye devam eder bir delidir. Hatırladığım kadarıyla onu şöyle tarif edebilirim: Karganın henüz bokunu yememiş olduğu, sasbahın en erken saatlerinde evini terkeden bu güzide delimiz, her gün utanmadan, sıkılmadan, yorulmadan ve de darılmadan bütün Erzurum'u karış karış gezerdi. Mahallemizden geçerken elindeki teypten kaideli ilahiler açar ve mahallenin ortasında kendinden geçercesine zikir çekerdi. Hay-huyların havada uçuştuğu mahallemizden geçerken çocuklara bağırır, bazen de toplarını tekmeleyip kaçardı. Aşkale'deki ''Deli Memmet'' gibi ''Deli Ramazan'' da ailelerin çocuklarını korkutmak için kullandığı bir metaydı ve popüler bir deliydi.

    Bir sonraki delimizin de yine ''deeeee-liiiiii'' gibi ismini bilmiyorum fakat ismini öğrenebileceğim kadar çok yaşamadığı içindir muhtemelen. Bu delimiz erkenden ölüp gittiği için olsa gerek, insanların hep şükranla yadettiği ve zararsız olduğuna inandığı şahsiyet sahibi bir deliydi. Kendisini tarif etmek gerekirse Amerikan rüyasını yaşayan homlıs bir vatandaşı getirebilirsiniz aklınıza. Zira kendisi bir homlıs idi. Ama öyle ''Morgıçdan battım, evim yok ,arabada yaşıyorum, çok kötü durumdayım.'' diyen az homlıslardan değil adam gibi adam ve arabasız, homlıs oğlu homlıs idi kendisi. Tabii kendisine yardım etmeye çalışanları kuduz bir köpek gibi ısırmaya çalışmasa insanlar ona kızmayacak ve yardım edeceklerdi ama işte kendini sevdirmemeyi pek severdi rahmetli. Bu arada kel göbekli değildi, saçlı ve göbekliydi. Bu zararsız delimizin Kuşkay Sitesinin olduğu tarafta, millete sikini salladığını duymuştum ama ısırdığı ve kendini sevdirmediği sadece benim uydurmam. Delinin de günahı alınmaz ya neyse. Biz 2005 yılında taşınmıştık Erzurum'a ve ben bu şahsiyet sahibi delimizi 2006 yılının yazında tanımıştım. Yanılmıyorsam kendisi henüz daha Gez Mahalle'sine alt geçit yapılmamıştı ki Kuşkay tarafındaki durakta soğuktan donarak öldü. Göbeğini örtmeyen kazağının yerine göbeğine gazete kağıtları örtmüşlerdi.

    Bu delilerin çoğunu Gez Mahalle'sindeki kahvehanelere takıldığım sırada tanıdım. Sıradaki delimiz kahvehanede tanıştığım ilk deli olan Ciuv Ayhan. Ayhan abi kendisinden işittiğime göre eskiden kuaförmüş ve bir hastalık geçirene kadar gül gibi geçinip gidiyormuş. Fakat geçirdiği hastalık nedeniyle eli çolak kalınca işini yapamaz olmuş ve işleri bozulunca karısı da onu terketmiş. Hal böyle olunca iş de bulamamış ve ortada kalmış. Ayhan abiye ''Ciuv'' diyince küfür ediyor. O yüzden adı Ciuv Ayhan. Yanından geçen biri ona ''Ciuv'' derse o da ''Basim'' diye karşılık veriyor. Ya da birisi onun kulağına bir şey söylerse o da kulağına söyleneni aynen karşısındaki kişiye söylüyor. Mesela biri gelip Ayhan abinin kulağına parmağını sokarsa o da illaki birinin kulağına parmağını sokmak zorunda hissediyor. Hülasa Ciuv Ayhan kahvehanedekilerin eğlencesiydi. Son zamanlarda göremiyorum kendisini ama ölmediyse kesin bir yerlerde birilerine basıyordur. 

    2015 ya da 2016 yılında Ramazan bayramının ardından kahvehanede bir arkadaşımla otururken Ayhan abi geldi ve yanımıza oturmak için izin istedi. Tabii biz de ona bir çay söyledik ve sohbet etmeye başladık. Sohbet ederken konu oruç tutmaktan açılınca Ayhan abi ramazanda tanık olduğu bir olaydan bahsetmeye başladı:

''La gardaş ramazanda avu kuşkayın oradan geçirem, bir de bahtım bir tene amına goyduğumun delisi durahta oturmuş, ayağ ayağ üstüne atmış, cigara içir. Hem de gündüz gözi.''

''La delisen baban amına goyim, niye ayağ ayağ üstüne atisan.''

Ramazanda sigara içen adamın ayak ayak üstüne atmasına sinirlenen Ayhan abi, beni hâlâ gülmekten öldürüyor.

6 Eylül 2024 Cuma

Sömürgeci Hayvanlar

    İçinde yaşadığımız toplumun dini inançlarına göre bizler en üstün varlıklarız. Dünya ve hatta Evren biz insanlar için kurulmuş ve hazır edilmiştir. Dolayısıyla henüz keşfedemediğimiz için uzaydan örnekler veremiyorum ama dünya üzerinde var olan diğer bütün varlıklar biz insanlara hizmet etmek için vardır. Mesela doğan ilk çocuğunu kurban etme geleneğine sahip olan Arap kavimler, artık çocuklarını kesmesin de popülasyonları biraz artsın diye tanrı, İbrahim'e gökten bir koç indirmiştir. Mesela kesilip yiyilebilmesi için etlik hayvanları ve yük taşıması için yüklük hayvanları yaratmıştır tanrı. Bu türde tanrı sözlerinden de anlaşılabileceği üzere ve hayatın ilerleyişi bu yönde olduğu için bizim toplumumuzda ve diğer toplumların çoğunda hayvanların insanlara hizmet etmek için var olduklarına inanılmaktadır.
    
    Yüzeysel olarak bakıldığında etinden, sütünden ve yumurtasından beslenerek faydalandığımız hayvanların, yününden ve tüyünden giyecekler üreterek faydalanıyoruz. Mesela atalarımız yün eğirerek elde ettikleri ipleri ot kökleriyle boyayarak renklendirmiş ve ''halı, kilim, paspas, yolluk kenarına, halıflex kenarına beş dakikada yapılır, hemen teslim edilir.'' şeklindeki slogan ile hayatımıza giren overlok ve benzeri oto dokuma makineleri çıkana kadar dokuma tezgahlarında halılar dokuyarak ve bu dokunan halıları pazarlarda satarak yaşamışlardır. Yahut hâlâ bile evlerimizde bulunan yüklüklerde üzerlerinde yatacak misafirleri bekleyen yün döşeklerimiz var. Bundan başka Erzurum'da yaşayan kadınların kullandığı ve adına ''ehram'' denen bir giysi var. Bu giysi koyun kılından sıkıca dokunmuş ve rüzgarı geçirmemesiyle ona bürünmüş kimseyi soğuktan koruyan aynı zamanda hava alabildiği için yazın da giyilebilen, çok kullanışlı olan ama artık kimsenin giymeyi tercih etmediği yöresel bir dış giysidir. Ayrıca hayvan derilerinden ceket, kemer, ayakkabı gibi giyecek ihtiyaçlarımız karşılanır ve kaz tüyü montlar giyip kuş tüyü yastıklarla uyuruz. 
    
    Az önce bahsettiğim gibi eğer yüzeysel bakarsak durum aşağı yukarı böyle görünmekte ve doğada bulunan her şey (ki buna ağaçlar, kuşlar, börtü ve böcekler, çayırlar-çiçekler, batak ve de çataklar falan da dahildir.) hizmet eder insana. Bu düzlemden bakınca bize hizmet etmek zorunda olan ve bu hizmeti çoğu zaman canları pahasına veren hayvan ve tabiatın diğer canlılarına üzülmemek elde değil. Evet üzülmek elde olmasına elde ama üzülmek neyi değiştirir ki? Söyleyeyim. Hiçbir şeyi değiştirmez. Mesela ''Yaa ben hayvansal gıda tüketmiyorum.'' diyip iyice ota samana yüklenirsin ki bu durum insanın protein alması gerekliliğini görmezden geliyor ve mesela çocuğunu vegan usüllerle beslemeye çalışan bazı annelerin(!) kendi çocuklarını öldürdüğü bir dünyada yaşıyoruz artık. Bundan başka, otla beslenmeye çalışınca tüketmek istediğin ve ekstra talep oluşturduğun ot ürünlerinin yetiştirilmesi için fazladan on binlerce hayvanın ölmesine de sebep olacaksın. Zira tarla-tapan işleriyle uğraşanlar bilir; köstebeğinden tavşanına, domuzundan kargasına, ekim yapılan tarlanın etrafında gezen bütün hayvanlar o ekine zarar vermektedir. Dolayısıyla ölmeleri o ekin için emek eden vatandaşın emeğinin çöp olmasına yeğlenecektir. Demem o ki ineğin de bir canı var köstebeğin de ve her ikisi de değerlidir. Ancak inek yiyilebilirken köstebek bok yoluna gitmiş olacaktır. Aslında bok yoluna gitmez çünkü insan yemiyorsa kurt kuş da mı köstebek eti yemiyor. Yiyor elbette ama ölümü ile insanlara hizmet etmiş sayılır mı köstebek bilemiyorum.

    Bu anlattıklarıma bakınca iki ucu boka paralel olarak dalmış bir değneğe bakar gibi iğreniyor hissedebilirsiniz. Yani durum merhametli insan için böyle en azından. Oysa ben yıllarca bu değneğin neden boka düştüğünü sorgulamaktansa insan olduğum için kendimden ve insan oldukları için diğer herkesten nefret etmiştim. Gerçi hâlâ insanlardan nefret ediyorum ama doğadaki her şeyi kendilerine hizmet etmesi amacıyla kullandıkları için değil. Çünkü doğada her şey birbirine hizmet ediyor. Bu konuyla ilgili arı-polen ilişkisi örnek gösterilir ama ben meselenin boyutunu büyüterek büyük resmi görmenizi sağlamayı hedefliyorum. Bu yüzden ormanda gezen ve yiyecek bir şeyler arayan bir ayıyı ele alalım ve bu ayı oğlu ayının yanından geçerken güneş altında parıltısını gördüğü kırmızı meyveli bir ağaca, bir kızılcık ağacına yaklaştığını düşünelim. Ayı kızılcık ağacına dadandığında açlığını giderebilmek için ağacın bütün meyvesini yiyecektir. Ayı daha kızılcıkların hepsini yiyemeden, dişlerinin arasından sağ kurtulmayı başaran bazı kızılcık çekirdekleri ayının midesini boylayacaktır. Ayının midesindeki sindirella hormonu tarafından sindirilmeye çalışılacak fakat çekirdeklerin kalın kabukları sayesinde sindirilemeyecektir. Sindirme işlemi başarısız olunca diğer posalar gibi ayının vücuduna kârı olmayacak her şey boşaltım sistemine gönderilip ayı bir başka ağaç aramaktayken boşaltım sistemi tarafından vücuttan dışarı atılacaktır. Peki bilin bakalım bir kızılcık ağacının oluşması için gerekli şartlar nelerdir? Evvet! Doğru bildiniz. Tabii ki üzeri güneş alan ve altında nemli toprak bulunan bir porsiyon ayı kakası. Yani yediğiniz orman meyveli her şeyi biraz da ayı kakasına borçlusunuz. Bu arada eskiden buralar hep dutluktu denilen yerlerin hep dutluk olmasının sebebi de insanlar ve bu iş tuvaletin icadından önceye dayanıyor.

    Bu olaydan da anlaşılabileceği üzere ayılar soylarını devam ettirmek için meyvesi olan ağaçlara ve meyvesi olan ağaçlar da sayılarını artırmak için boşaltım sistemi düzgün çalışan ayılara ihtiyaç duyar. Böylelikle her iki tür de neslini yüzlerce yıl devam ettirmiş olur. Gel gelelim insanlara, insanlar da diğer bütün türler gibi içinde yaşadıkları doğaya bağımlıdır. Nasıl ki doğada tek başına yaşamaya çalışan bir ağacı karıncalar sararsa ve bu durum ağacın ölmesine neden olursa doğada yalnız kalan bir inek ya da koyun da etrafı anında kurtlarla sarılacağı için hayatına devam edemeyecektir. Bunların sürü halinde yaşayabileceklerini iddia edenler olabilir fakat eğer önden giden koyun bir uçurumdan atlarsa bütün sürü peşinden gelecek ve nesilleri yok olacaktır ya da sürü halinde gezen inekleri kurt, ayı yahut insan gibi yırtıcı canlılar avlayıp afiyetle yiyeceklerdir. Dolayısıyla bu hayvanlar insanların onları korumasına muhtaçtır. Bunun karşılığında ise insanlara sütlerinden, yünlerinden ve doğum yaptıkça can ve cananlarından vermektedirler. Bu onların bilinçli yaptığı bir şey değil elbette fakat bu onların savunma mekanizmalarının bir parçası. Yani onlar yaşamak için insanlara, insanlar da yaşamak için onlara muhtaçtır diyebiliriz. Bunun dışında sırf her gün otları önlerine koyulsun, aşıları zamanında yapılsın, otlaklarda meralarda rahat rahat gezip gönüllerince çiftleşip doğumları için de veteriner çağrılıp sancısız doğum yapsınlar diye insanların saf duygularıyla oynayan bu hayvan oğlu hayvanlar, insanlar onları kesip yemeye kalkınca ortalığı ayağa kaldıran vegan sürülerine hiç aldırış etmeden kuzu kuzu gelip boyunlarını bıçağa sürterek intihar ediyorlar. Çünkü yedikleri bokun onlar da farkında ki buna ses çıkaramıyorlar. Hülasa bu kıssadan da anlaşılabileceği gibi sömürgeciliğin sonunda elem ve azap vardır ve şüphesiz sömürgecilerin hepsi bir gün boynunu bıçağa sürtecektir.

Eren İlber

  Gelen geçti konan göçtü uçmağa vardı erenler Boş dimağa güller diken, gençliğe yardı erenler Yetişirken onu gördük aklı selim çok yol duyd...