23 Temmuz 2024 Salı

Az Şekerli Sigara


    Her şeyin bu kadar şekerli olduğu bir dünyada yaşamak size de yorucu gelmiyor mu? Mesela etrafınıza dönüp bir bakın, birileri etrafa gülücükler dağıtmıyor mu, yapmacık-yapmacık. Ne var ki; o içten gülücükler dağıtan sahtenur vatandaşı kime sorsan ''şeker gibi biridir'' der. Evet şeker gibi çünkü hem bolca var hem de yapmacık. Şekerin zararlarından bahsetmiyorum bile. Dünya'daki şeker kamışı rezervleri ne kadar acaba? Bizim ülkede bile her bokun içinde ağzına kadar şeker olduğuna göre, bu şeker denen nesne zahmet gerektirmeyen, ekilip biçilmeyen, ''kişiye özel fabrikalarda'' işlenmesi gerekmeyen, hatta ve hatta doğada bulunan dört elementten biri galiba(hava, su, toprak, şeker). Bu serzenişime biraz kulak kabartıp etrafınızdaki şeker oranını sorgulamaya başlarsanız göreceksiniz ki; yediğiniz ekmekten içtiğiniz çaya kadar, yani bu ikisinin arasında yiyebileceğiniz her şeyde şeker var. Bu yetmiyormuş gibi bir de tatlılarımız var. Şerbetli yahut sütlü farketmez, ağzına kadar şeker dolu hepsi. Neyse ki bünyem kaldırmıyor bu kadar şekeri. O yüzden çayıma şeker atmıyor, ekmek içi yemiyorum, kolanın sıfır şekerlisi bile midemde çeşitli komplikasyonlar oluşmasına sebep oluyor. Kapitalistleri anlıyorum, her şeyin içine şeker koymaktaki maksat satışını hızlandırmak. Mesela bahse konu şeker gibi insanları bir düşünün. Düşündünüz mü? Düşünmeyenler var gibi. Düşünsene birader...

...

Hah! Şimdi kulağını aç da iyi dinle beni, o şekerler var ya, o ''şeker gibi adam canım'' dediklerin, onlar aslında kapitalizmin kölesi olmaktan o haldeler. Tabii canım yalan mı söyleyeceğim. Şeker yemekten şekerleşmiş, yapış yapış hale gelmişler. Bu kadar şeker tüketirseniz olacağı bu. Neyse ki ben aksi-lanet biriyim de bunları yapış yapış kimselerin yüzüne karşı söyleyebiliyorum. Ha, söylüyorum da ne oluyor derseniz, onu bilemem ama üzerime düşenin bu olduğuna inandığımdan söylüyorum. Yani elbette şeker safi zarardan oluşmuyor. Aslında çok büyük faydaları da var. Mesela okula giderken annelerimizin bizlere yedirmeye çalıştığı okunmuş şekerlerdeki marrifet okunmasında değil. Çünkü şeker beyin yakıtı olarak kullanılıyor ve sağladığı enerji sayesinde sağlıklı düşünmeye yardımcı oluyor. O halde bu kadar fazla şeker tüketen insanlar ya tefekkürden artakalan zamanlarında şeker tüketiyor ya da sabahlara kadar kuantum fiziği üzerine kafa patlatıyor ki medeniyetimiz Kardaşev Ölçeği'ne göre biraz mesafe katedebilsin. Medeniyetimizin gelişmesine büyük katkılar yapan ''şeker abi ve ablalarımıza'' bakınca ''keşke ben de sıkı bir şeker tüketicisi olsam'' diyorum. Ama bu fizyolojik olarak mümkün değil. Biyolojik olarak da mümkün değil. Bu mümkün değil.

    Eskiden şeker hastalarının, şekeri, onun için can alıp can verecek kadar çok sevdikleriyle ilgili şaka yapardım ve fakat şimdilerde herkes şeker hastası. Yani şeker için çıldırıyor insanlar. Her ne kadar kan şekerim düştüğünde imdadıma yetişiyor olsa da bu ona yağılık(düşmanlık) edemeyeceğim anlamına gelmiyor. Aslında şeker benim en basit düşmanımdı. Basitten kastım bayağı değil tabii ki. Alt edilmesi en kolayıydı demek daha doğru olur galiba. Gerçi onu yavaş yavaş terketmek zorunda kalmıştım ama yine de bu durum beni pek zorlamamıştı. Fakat şekeri bıraktıktan sonra bağımlılıklarımın özgür olmama engel olduğunu farkettim ve sırayla bağımlılıklarımın üzerine üzerine yürümek marifetiyle onlardan kurtulmaya başladım. İkinci kurtulduğum bağımlılığım, kenarında temiz bir ısırık bulunan ve muhtemelen ısıran vatandaşın beğenmediği elma logolu firmanın akıllı telefonu oldu. Bu markanın dizaynı, beni diğer ürünlerini ve paralı içeriklerini kullanmaya iten cinsten olduğu için ve şarjı bok gibi olduğundan bir gün bile dayanmaması sebebiyle, kendinden soğuttu. Güvenliymiş. What about Jannifer Lawrence's icloud photos? Neyse ki bu saçma kapitalist oyunlardan sırasıyla kurtuldum.

    Yavaş yavaş elime alıyor olduğum özgürlüğün bazı bedelleri vardı elbet. Fakat bunlar öyle hayal ettiğiniz kadar zor şeyler değil. Hatta bir süre sonra bedel gibi değil de ödül gibi görünmeye başlıyorlar. Bir örneğini daha vereyim size. Sigarayı bıraktım. Evet yanlış duymadınız. Sigarayı bıraktım. Bırakmadan önce ödeyeceğim bedel, ödül değil de daha çok mahrumiyet gibi geliyordu fakat şimdi öyle gelmiyor. Şimdi bunun bir ödül olduğunu çok net bir şekilde görebiliyorum. Lise birde başladım ben sigaraya. O zamanlar büyük adam sanıyordum sigara içenleri ve ben de büyük adam olmak istiyorsam sigara içmeliydim. Büyük adamlar sigara içer. Evet içer fakat onlar da büyük adam olmak için içtilerse neden büyük adam olduklarında bırakmıyorlar sigarayı? Bunu anlamıyordum o zaman. Belki de hala büyük adam olamamışlardır. Ne zaman büyük adam olurlarsa o zama bırakırlar herhalde. Mesela ben büyük adam oldum ve bıraktım sigarayı. Gerçi büyük adamlık sigarayı bırakmakta değil ama neyse. 

    Evet sigarayı bıraktım. Ama nasıl bıraktığımı bir ben bilirim bir de Allen Carr, ha bir de Emre Üstünuçar, bir de ''4 Günde Sigarayı Kafanda Bitir'' adlı kitabı okuyup, hem kitabı hem de sigarayı bitirenler. E tabii bir de siz bileceksiniz birazdan. Geçtiğimiz sene, sigarayı bırakmak üzerine konuştuğumuz bir arkadaşım bana önermişti bu kitabı. ''Madem böyle bir şey var ben de başlayayım okumaya'' dedim ve başladım. Bu kitabın serüveni ''bir ingiliz gonyaya gelsing'' söz öbeğinde geçen ingilizin, kendisinin değil de kitabının gonyaya gelişiyle başlamış. Türk kültürüne göre dizayn edilerek sigara bırakıcıların hizmetine sunulmuş, mükemmel bir zihin açma kitabı olmuş. ''Sigara bırakıcıların'' diyorum çünkü genelde ''okuyucunun beğenisine sunulmuş'' derler ve ben bunu pek samimi bulmam. Kim kitap okuyor ki memlekette? Zira Binkitap'da hava atmak için kitap sayfası karıştırana ''okuyucu'' denmez, ''alıntı arayıcı'' denir ki onun da beğenisi kamyon arkasına yakışacak cümlelerin kalitesinden fazla değildir muhtemelen. Ben mi? Ben de kitap okumuyorum. Ama hiç değilse Binkitap'da alıntı paylaşmak için kitap karıştırmışlığım yok. Neyse, ''kitap okumayıcılara'' da laf sokullandığına göre konu değiştirillensin ve nihayet sigarayı nasıl bıraktığıma gelinlensin.

    Daha önce de dediğim gibi bu kitabı geçen sene okumaya başladım ve fakat kitap dört bölümden oluştuğundan mütevellit, gün gün ilerletmem gerekti bu süreci. Birinci günü okuduğumda kitabın, benim sigarayı bırakacağıma değil de bırakamayacağıma bir delil olacağını düşünmüştüm ama yine de biraz kafam karışmıştı. Ancak açık konuşayım; ben ''hemen kır, at o sigarayı, sigara sağlığa zararlı, kanser olursun, ülser olursun, en olmadı kangren olur kolun bacağın ve keserler'' gibi şeyler söylemesini beklerken, o ''kitabı okumaya devam ederken kendinizi baskı altında hissetmeyin ve lütfen günlük rutininizde yahut canınız ne zaman sigara çekerse sigaranızı için'' gibi şeyler söylüyordu. Yani bırak sigaradan soğutmayı bilakis teşvik ediyordu sigara içmeye. Ben de sevindim böyle olmasına tabii. Çünkü diğer türlü şeyler söyleseydi ''bana mı anlatıyorsun ulan, zaten bildiğim şeyler'' diyip kapatırdım kapağını ve bir daha yüzüne bakmazdım. Neyse ki kitap ilgi çekiciliğini korudu ve ilk günü okuyup bitirdim. Ama ilk gün bitince ikinci günü okumaya başlamak için bir gün bekledim. Bekledim ki rahat rahat sigara içeyim. Belli ki içten içe sigarayı bırakabileceğimi düşünüyordum. 

    Bir gün aranın ardından ikinci günü okumaya başladım. İlk gündeki sarsıcı kısımlar sigaranın aslında ne olduğu ve ne olmadığıyla ilgili anlatılardan ibaretti. Fakat ikinci gün bu anlatıların yanına bir de tütün şirketlerinin aynı zamanda ilaç şirketlerine de sahip olduklarını, sattıkları zehrin panzehirini de yine kendilerinin sattığını, yahut sigaraya muadil olarak çıkarılan ve daha az zararlı diye insanların alması sağlanan ürünlerin, mesela elektronik sigaraların falan da üreticilerinin yine kendileri olduğunu söylüyordu. Bunlar da kafa karıştırıcıydı fakat ''büyük resim ne olursa olsun, ben sigara içmeyi bırakmak istemiyordum, beni zehirliyorlar belki ama ben bile isteye zehirleniyorum. Kimse benim irademi sorgulamasın'' şeklinde beyanatları içimden vermeye devam ediyordum. Bu arada kitap bana, sigara içmeye devam etmemi telkin ediyor ve birden kesip atmamam yönünde uyarılarda bulunuyordu. ''Tamam kabul. Yani benim için sorun yok ama bence şu tütün şirketleriyle ilgili de ağır konuşuyorsun. Ayıp oluyor adamlara Allen'cığım. Yani sözlerine dikkat et. Ne de olsa adamlar amme hizmeti yapıyor'' diyorum içimden ama Allen'cığım öleli olmuş baya. Neyse ki ikinci günü de sigarayı bırakmadan atlattım ama içten içe etkilendiğimi de hissediyordum. Üçüncü güne geçmek için üç gün ara vermeyi uygun gördüm ve bahse konu üç günü çoktan biraz daha çok sigara içerek geçirdim.

    Bol sigara içmeli üç günün ardından kitaba döndüm dönmesine ama tabiri caizse de caiz değilse de ayaklarım geri geri gidiyordu. Bu geri gidişe rağmen sigarayı bırakmak adına kararlı duruşumu sürdürüp ölüme atılan bir kahraman gibi, cigerlerimi sigara dumanıyla doldurarak gerdim göğsümü. Bu geriş, girişme ve sunuşun ardından üçüncü günün sillelerini yemeye hazırdım artık. İyice sarsılan inancımı yıkmak için bir kaç darbeye daha ihtiyaç vardı fakat Allen Carr(Toprağı bol olsun) bu darbeyi vurmak için acele etmiyordu. Bu ise zihnimdeki büyük canavarın yani sigarayla ilgili olumlu düşüncelerimin sürekli sızlanmasına sebep oluyordu. Bu sızlanmaların sesi yükseldikçe doğru yolda olduğumu daha çok hissediyordum ama doğru yolda olmak istediğime olan inancım da sağlam değildi. Yine de kitabı okumaya devam ettim ve zor bela da olsa üçüncü günü bitirdim. Üçüncü gün bittiğinde, dördüncü günü bitirdiğimde sigarayı bırakacağımdan da artık emindim. 

    Peki dördüncü günü okumaya başlamak için kaç gün ara verdim dersiniz? Söyleyeyim; tam bir yıl ara verdim. Yani yola çıkarken bu kitap zaten benim sigarayı bırakmamı sağlayamaz diye düşünürken son güne geldiğimde sigarayı bırakacağımdan emin olduğum için korktum ve sigarayı bırakmaktansa kitabı bırakmayı seçtim. Cengiz'in Eyşan'a dediği gibi karanlık yolu seçtim ama hep karanlık yolu seçmek zorunda değiliz bunu anladım. Çünkü bahse konu olaydan tam bir yıl sonra aynı kitabı tekrar okudum ve bu sefer dördüncü gününü de bekletmeden okuyup bitirdim. Kitap bittiğinde ne zihnimdeki canavar yaşıyordu artık ne de vücüdumdaki. Hem nikotin canavarından hem de sigaranın fayda getirdiğiyle alakalı oluşan yanlış inançlarımdan kurtulmuştum.

    Bu yazıyı yazmamın sebebi ise Allen Carr'ın kitabının satışından alacağım komisyondur. Aşağıdaki linkten kitabın siparişini verebilirsiniz. Linki bulamazsanız da önemli değil. Sigarayı bırakın yeter. Şekeri de bıraksanız fena olmaz. Zira sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. Vücudunuza iyi bakın ki yaşlandığınızda o da size iyi baksın. Sosyal mesajımı da verdiğime göre artık uzatmayayım. Sağlıklı günler dilerim. Esen kalın.

2 Temmuz 2024 Salı

Cesur Kızın Patiği


1. Bölüm: Yazlıkçılar

    Çocukluğumun yaz tatilleri bok kokardı. Çünkü her yaz tatilinde köye giderdim ve yazımı kışa çevirecek olan okulun başlamasına bir hafta kaldığı haberi gelene kadar, köyde kalırdım. Yok be, şaka yaptım çünkü çoğu zaman sıkılırdım köyde ve yazın sonuna geldiğimizde köyden bıkmış bir halde okulumu aşırı özlemiş bir vaziyette bulurdum kendimi. Ama köyde yaşamanın türlü türlü faydaları var. Bunları saymakla bitirebilir miyim bilmiyorum, sizin için deneyeceğim. Mesela köyde, zengin-fakir yahut var-yok demeden herkesin kahvaltısında süt, kaymak, yağ ve peynir karesi mutlaka olurdu, çünkü bir tane hayvanın da olsa yüz tane hayvanın da olsa, o hayvanlara ayırdığın mesaiden artakalan büyük zamanda elindeki sütle oynayıp; kaymağını alabilir, çökertip lorunu alabilir, civil peynir yahut yağ yapabilirsin. 
    
    Hülasa köyde yaşayan herkes sütle oynamış, oynuyor ve oynayacak olduğundan süt ürünleri üretilmeye ve kahvaltılarda tüketilmeye devam edecektir. Bu durumda köyde yaşayan herkes eşittir diyebiliriz. Hatta köye yalnızca yazları gelenlerden ziyade, kışı da o köyde geçirmiş olan kimseler ''biraz daha eşittir'' desek yanılmış olmayız. Zira gariban köylü her zaman konuya daha hakimdir ve ne zaman keklik avlamaya gidilir, ne zaman yaylaya çıkılıp şenlik yapılır, ne zaman ahududu çalıları meyve verir, ne zaman derede balık tutulur vs. bunların hepsini çok daha iyi bilir, bu nedenle yaptığından emindir. Oysa şehirden yazları köye gelen insanların, köyün tadını çıkarmak için yaptıkları tek şey; gölgede oturup çay içmek ve kış boyunca yaşadıkları yerlerde biriktirdikleri dedikoduları, yerel halkın boş dimağlarına serzenişler başlığıyla, yaz boyunca yinelemekten ibaret. Bu dilli düdük gibi öten yazlıkçı takımını en mutlu eden şey ise yaylada şenlik yapıldığı sırada, hareketlerini beğenmedikleri diğer yazlıkçıları köylü milletine kesmek olur.

    Mesela köyün eşitleyiciliğine bir başka örnek ise erkekler için kara lastik ve kadınlar için ise ''cizlabet'' ya da buna benzer bir söylenişi olan ve şeffaf plastikten yapılan ayakkabıların giyilmesidir. Köyde, o pahalı markanın ayakkabılarıyla gezemezsin ya da spor ayakkabınla sağa sola koşturamazsın. Çünkü bunun boku var, püsürü var, fışkısı var çamuru var, yamanı var samanı var. Yani var da var. O yüzden plastik bir ayakkabı, köy yeri için en uygun ayak kabıdır denebilir. Diyelim ki gün boyu gezdiniz köyün içinde ve taze hayvan boklarına bastığınız için, ayağınızdaki naylon kap pislendi. Akşam eve geldiğinizde bir su tutarsanız ilk aldığınızda yıkayıp giymediğinizi göz önünde bulundurursak eskisinden de temiz olur.

2. Bölüm: Köyde İşleyiş

    Köyde işleyiş şöyledir; erkek-kadın birlikte uyanır elini yüzünü yıkamadan daha, hayvanları ahırdan çıkarıp diğer hayvanlarla birlikte otlasınlar diye dağa doğru uğurlar ve pislenen ahırı temizler. Bu sırada hayvanların çobanı hayvanlarla birlikte o dağ senin bu dağ benim akşama kadar gezer ve nihayet akşam olduğunda, hava kararmadan yarım saat önce, köye gelmiş olur. Peki hayvanlar dağdayken ne olur? Tabii ki kahvaltı hazırlanır ve yağ, bal, kaymak, pekmez, peynir, zeytin gibi zengin kahvaltılıklar, tandırda pişirilmiş ve Türkiye'de yapılan pizza hamurundan en az iki ya da üç kat daha ince bir ekmek vasıtasıyla, mideye indirilir. Yemeği yedikten sonra mayışlanır ve mayışan kimseler çaylarını da içtikten sonra, yazın o sıcağına rağmen içine gireni üşüten evlerinin, soğuk odalarında uykuya dalar. Öğlen sıcağı atlatılana kadar uyunur ve sonra uyanılıp, varsa evin işleri görülür yoksa yazlıkçı misafirlerle uğraşlanır ve bu uğraşın ardından, dağdan geri gelen hayvanlar toplanarak ahırlarına götürülür. Ahırına dönmeyen hayvanlar varsa, aranıp bulunur ve onlar da ahıra götürüldükten sonra, sabahtan beri ot yiyip göt büyüten ineklerin dolgun memeleri, yine kadın-erkek farketmeksizin, avuçlanır ve kuyrukları bacaklarına bağlı duran ineklerden süt sağılır.

    Kötü kalite demirlerden üretilmiş olan, gök rengi kovalara sağılan sütler, adına ''cakkıl(iki kova birden taşımaya yarayan omuzluk)'' denen hacet sayesinde, sütleri satın alacak olan mandıracının arabasını parkettiği yere kadar taşınır. Cakkıl iki ucunda birer metre kadar aşağıya sarkan zincirler ve zincirlerin ucunda bulunan kancalar olan, tahtadan bir gövdeye sahip nesnenin ismidir. Bu icat kovaların kulplarını tutan kancalar sayesinde, tek seferde iki kova süt taşıma vizyonuyla geliştirilmiş olan bir alettir. Sağılan sütler, cakkılı omuzlayan kişi sayesinde, sütü alacak olan mandıracının arabasını yanaştırdığı noktaya taşınır ve mandıracı sütü tarttıktan sonra, satın aldığı sütün miktarını elindeki küçük deftere yazıp, sütlerle birlikte bölgeden uzaklaşır. İşte sofranıza gelen sütün serüveni böyle devam ediyor. Buradan gerisini de Mandıra Filozofu'na sorun, o anlatsın çünkü ben buraya kadar olan kısmını biliyorum.

3. Bölüm: Eğitim Öğretim

    Evet köydeki işleyişe şöyle bir bakış attığımıza göre artık köydeki eğitim ve öğretim hayatına dair bir iki şey söylemenin vakti geldi. Benim annem de dahil olmak üzere, eskiden köy çocukları köydeki ilkokulda eğitim görürlermiş. Bu okul köyün girişinde ve içerisinde bir sınıf bulunan küçük bir köy okulu. Okulun kapısından çıkınca sağa dönüp on adım attıktan sonra, üç tane yan yana duran tuvalet çıkıyor karşınıza. Tuvaleti karşınıza alıp, okulun köşesinden sağa dönünce on adım atıp tekrar sağınıza baktığınızda ise, köy okulunda çalışmak için gelen öğretmen için hazırlanmış tek göz odayı göreceksiniz. Yani eskiden görecektiniz. Ben küçük bir çocukken artık köy okulu kapanalı yıllar olmuştu ve köy okulunda düğün yemekleri verilir hale gelmişti. Benim ilk gençliğimde de kısır gecesi diye adlandırdığımız, sazlı-sözlü eğlenceler yapılırdı orada. Kısır gecesi, evlenecek erkeğin eğlence gecesidir ve müzikler eşliğinde içilip-sıçılarak gerçekleştirilir. Bundan beş altı yıl önce ise o köy okulu içerisine, duvarların dibinden bir metre dışarıda olacak şekilde yerleştirilen bir sekiyle, kadınlara kermes alanı gibi bir şeye dönüştürüldü. Köy muhtarını seçmek için kurulan sandık da oraya kuruluyor. 

    Velhasıl köy okulu diye bir şey yok artık. Ama yine çocukluğumda var olan, köy camisindeki elif-ba eğitimini her yaz aldım. Bu eğitimden aldığım bir şey olduğu söylenemez, çünkü her sene elif-ba'yı bitirip Kuran'a geçiyor, Kuran'a geçtiği için Kuran kursundakilere şeker dağıtıyor ve sonraki sene elif-ba'dan başlamak üzere Kuran kursunu terkediyordum. Kuran kursuna dair hatırladığım şeyler de; genelde okuduğum elif-ba'dan ziyade, okuyamadığım için hocadan yediğim dayaklar ve mahvilden atlayıp koşturduğumuz zamanlardır. Ha, bir de Kuran kursu çıkışlarını çok iyi hatırlıyorum. Benim için Kuran kursuna gitmenin en zevkli yanı Kuran kursunun bitişi ve çıkışımızdı. Bundan başka, köyümüzde Şahset isimli bir amca var idi. Kimisi ona Şahset Dede derdi. Bu sakalsız ve de vitaminsiz dede çocukları çok severdi, yani herhalde severdi diye düşünüyorum. Neyse hikayeden sonra siz karar verirsiniz Şahsettin Efendi'nin çocukları sevip sevmediğine.

    Şahset Amca biz çocuklar için ''sürecek'' yapardı. Sürecek; kuran okurken okuduğun yeri işaret eden ucu sivri ve tahtadan yontulma bir alet. Fakat, yaptığı sürecekleri öylece vermezdi bize. Bizleri bu sürecekleri hak edip-etmediğimize göre derecelendirir ona binaen iyi sürecekleri bazılarına, daha kötü olanları başkalarına verirdi. Bizden tabii ki bir ücret de talep etmezdi. O sürecekleri alıp eve koşarken Harry Potter'ın sihirli asasını aldığında hissettiği şeyleri hissederdik. Her yaz yeni bir asa edindiğini düşünsene, çıldırırsın. Senelerden bir sene, Şahset Amca sürecek edinme ritüelindeki sınavı çok başka bir seviyeye çıkarma kararı almış. Tabii zavallı biz kuran kursu talebelerinin bundan haberi yok. Özellikle yazlıkçı çocukların doğayla iyi geçinme anlamında eksik olduğunu düşünmüş olacak ki, birazdan sunduğu ağır şartı şehirli çocukların gözlerinin içine bakarak söylemişti. 

    Ummuştu ki şehirli çocukların içinden cesur kimseler çıkar. Fakat Şahsettin Efendinin bilmediği şey; ailelerimiz bizi öyle el bebek gül bebek yetiştirdi ki, bırak canımızı bile-isteye yakmayı, yanlışlıkla yaksak bile perişan olurlardı. Şahset Amcanın şartı ''en güzel süreceği isteyen, elini kapının önündeki ısırganların arasına daldırıp, bir avuç ısırgan otu alacak ve avucunun içinde iyice sıkacak ki ben onun en cesurunuz olduğunu anlayayım ve bu elimde görmüş olduğunuz nadide parçayı kendisine takdim edeyim'' şeklindeydi. Fakat ne ben ne de diğer yazlıkçı çocuklar ellerini ısırganların arasına daldırmaya cesaret edemedi. 

    Edemezdik, çünkü yaz boyunca oraya-buraya koştururken en az iki kez ısırganların arasına düşerdik, yahut elimiz kolumuz çarpardı ve haşlanırdık. Ancak bizim gözümüzü korkutan şeyi köylü çocuklar hayatları boyunca her an yaşadıklarından, ısırgan otunun tillahı gelse boştu. Köylü talebelerden en yamanı hemen elini ısırganların arasına daldırıp, kopardığı ısırgan otu yapraklarını avucunda sıkarak Şahsettin Efendi'ye uzattı. Şahset Amca bu manzara karşısında kayıtsız kalamazdı ve kalmadı da. Elinde tuttuğu canım süreceği bu yürekli kızın cesaretine takdim etti. Ben, ''ulan acaba bu sürecek elimin acısına ve kaşıntısına değer bir şey mi'' diye düşünüyorken daha, bu cesur kızın bunları yapması beni hayrete düşürmüştü. Acaba o da benim gibi, elde edeceği süreceğin çekeceği acıya değip değmeyeceğini hesaplamış mıydı? Bence, ''sonunu düşünen kahraman olamaz'' diye bile düşünmeden, hemen avuçlamıştı ısırgaları. Tabii bir hafta boyunca kaşıntıdan elini yara etmişti ama yine de bu, onun cesur biri olduğu gerçeğini değiştirmezdi. Bu cesur kız beni kendine hayran bırakmıştı.

4. Bölüm: Sosyal Faaliyetler

    Eskiden harman olarak kullanılan yeri, ben küçükken futbol sahası olarak kullanılıyorduk. Toplasan otuz metre yoktur uzunluğu ve eni de en fazla yirmi metredir ama ben küçükken o sahayı koşup bitirmek pek mümkün görünmüyordu. Bu harman yerinde futbol oynamaktan başka güreş müsabakaları yapar, yenilenleri rencide etme seansları düzenlerdik. Akşamları da oturup sohbet eder çekirdek çitler, birbirimize cin hikayeleri anlatırdık. Tabii o zamanlar köylerde yaşayan insanlar vardı ve yazlıkçılar köylere akın ettiği için de bir sürü çocuk gelirdi köye ama artık yazlıkçıların çocukları bağımsızlıklarını ilan ettiler ve kışlıkçıların çocukları da köyü tamamen terkettiler. Dolayısıyla köylerde ne yazlıkçı kaldı ne de kışlıkçı artık. Yani köyler boş, millet aj aj. Neyse ne. Konumuz bu değil şimdi. 

    Konumuz köyde yapılanlar ve yapılmayanlar. Yapılanlardan biri daha önce de bahsettiğim gibi balık tutmak. Yapılmayan ise balık tutmaya giderken Alihan'ı götürmek. 
-Neden peki? 
+Çünkü Alihan küçük daha, çünkü biz balık tutmaya çalışırken Alihan bize ayak bağı olur. 
-Ner'den duydun bunu? 
+Duymadım, gördüm, daha önceki deneyimlerimden biliyorum. 
-Söz bak, bu sefer öyle olmiycak. 
+Bu kaçıncı söz oğlum, biraz büyü öyle gidelim beraber. 
-Bana ne bana ne. Ben gitmezsem siz de gidemezsiniz. Bak anneme söylerim ''harmanda oturmaya gitmedi, balık tutmaya gitti'' derim. O yüzden beni de götür. 
+Tamam o zaman. Git üstüne mont al gel, biz seni burada bekliyoruz. 

Bu konuşma ben ve beni yanlarından götürmek istemeyen abimle dayımın oğlu arasında geçiyor. Ben içeri gidiyorum. Montumu giyip dışarı çıkıyorum ki gidelim. Ama görüyorum ki beni unutup gitmişler. Yahu ne ara unuttunuz daha bir dakika önce ''montumu alıp gelicem'' demedim mi ben size? Abimle dayımın oğlunda ya ''alzaymır'' vardı ya da ''etenşın defisit'' oldukları için anlamadılar ne dediğimi. Velhasıl ben ağlayıp zırlardım çoğu zaman ama ne onlar beni duyardı ne de bir dahaki sefere yanlarında götürürlerdi ve ne ben onlara inanmaktan vazgeçerdim ne de onlar beni kandırmaktan. Ama ziyanı yok çünkü gerçekten büyük sıkıntıydı benimle balığa gitmek. Hele de geceleri. 
    
    Ben gündüz bile otların arasında yılan olur diye çekine çekine gezen bir çocuktum, hal böyleyken gece görmediğim halde otların arasında gezmek çok büyük zulümdü, hem bana hem de beni yanında götüren kişiye. Diyelim ki abimle dayımın oğlu bir bok yiyip beni yanlarında götürdüler balık tutmaya, abimin kıçının dibinden ayrılamazdım. Mesela dere boyunca ilerlerken oldu ki abimden uzakta kaldım, aradaki mesafeyi aşıp yanına gidemezdim, ya arada bir yerde bir yılan varsa diye. Abimin gelip beni oradan alması gerekirdi. Hal böyle olunca da; abim, yaşamak istediği balık tutma keyfinin on katı eziyetle dönerdi balık tutmaktan. Bu yüzden de beni götürmemek için elinden geleni yapardı. 

    Aynı derede, dere boyunca yürürken es geçtiğimiz, adına ''Kilise Dibi'' denen bir yer vardı. Orayı es geçiyorduk çünkü ''Dürtme Tor'' ile balık tutuyorduk. Dürtme tor dediğimiz balık yakalama aleti; iki odun parçası arasında gerilmiş bir parça ağ olan ve içine balık girince balığı sudan kesmek üzere tasarlanmış bir av malzemesiydi. Bahse konu iki odunla, taşların altları dürtülerek balıklar rahatsız edilip ağın içine girdiği anda sudan kesilmesi hedefleniyordu. Böyle balık tutmak için ise derenin derin olmaması gerekiyordu ve Kilise Dibi dediğimiz yer derin bir bölgeydi. Çünkü önüne taşlar yığmıştık ve gündüzleri serinlemek için suya giriyorduk orada. 
    
    Günlerden bir gün yine orada yüzmeye gittik. Yüzerken abim taşların altını yoklamaya başladı, alabalık tutmaya çalışıyordu. Ben sudan çıkmıştım ve suyun kenarında güneşleniyordum. Bu sırada abim ''evreka'' diye bağırdı. Balığı bulmuştu. Biraz daha uğraştıktan sonra ''aha, yakaladım'' diye bağırdı. Evet yakalamıştı ama yakaladığı şey bir alabalık değil bir yılandı. Yılanı sudan çıkarır çıkarmaz cin çarpmışa dönen abim; küfürler savurarak yılanı etraftaki kayalara vurmaya başladı. Kendine geldiğinde zavallı yılan için iş işten geçmişti ve abim yılanın öldüğünü görünce, inceleyelim diye getirip kıyıya bıraktı. Ama ben ''yılanın ölüsü de yılandır'' diyerek, uzaktan izlemekle yetindim.

5. Bölüm: Asosyal Faaliyetler

    Yazlardan, benim liseye geçtiğim, artık büyüdüm zannettiğim ve o sene yaşıtım hiçbir arkadaşımın köye gelmek istemediği bir yaz günü; evin kapısının önünde oturmuş can sıkıntımı gidermek için ortalığı sularken, gözüme çarpan bir bıçağı elime alıp ''neden kendim için bir yay ve birkaç ok yapmayayım'' diye içimden geçirdikten sonra, bahçemizdeki ağaçlardan birinin yere yakın dallarından yay yapmak için en idealini kesmeye başladım. Çok canım sıkılıyordu ve köydeki müstakil bahçeler dışında kalan tek ağaçlık yere gidip kuş vurmak, kuş yoksa ağaçları hedef alarak ok atmak istiyordum. 

    Arkadaşı olmamak insanı yaratıcılığa zorluyor demek ki. Aslında arkadaşlık etmeyi denediğim, benden bir kaç yaş küçük iki çocuk vardı köyde ama bir önceki sene onlarla arkadaşlık etmeye çalışmış ve aptallıkları sebebiyle onları dövmek zorunda kalmıştım. Bu yüzden onlarla bir şeyler yapmaktansa yayımı-okumu kuşanıp vahşi doğaya gitmek daha cazip gelmişti. Derken kendime bir yay ve bir iki tane de ok yaptıktan sonra, teyzemden yayıma kiriş olarak kullanmak üzere bir ''don lastiği'' rica ettim. Yayım tamamlanınca onu omzumdan çapraz asıp, oklarımı da yanıma alarak, bahsettiğim ağaçlığa doğru emin adımlarla yürümeye başladım. 

    Vakit ikindi vaktiydi. Aniden esen rüzgarlarla irkilen kavak yaprakları sanki bu mağrur yürüyüşümü alkışlıyor gibiydi. Oraya vardığımda etrafta kimse olmadığını ve gayet sessiz olduğunu gördüm. Yalnızlık iyidi çünkü nerede çokluk orada bokluk, hele de elinizde bir silah var ise. Köyümüzün konumuna göre ağaçlıklar atış yapacağım poligona gölge oluşturmuş arkalarında gezen güneşin bana değmesini engelliyorlardı. Bu benim için bulunmaz bir nimetti. Vaktin böyle olacağını hesap etmemiştim elbette ama böyle denk gelmiş olması beni keyiflendirmişti. Bu keyifle birlikte yayımı geriyor, oklarımı çıplak ağaçlara doğru savuruyor ve yayımdan fırlayan okların sanki hiçbir şey olmamış gibi havada uçup hiçbir yere değmeden yere düşüşlerini seyrediyordum. Oklarımın, hedeflediğim ağaçlara değse bile ağaca saplanmıyor olması canımı sıkıyordu, bu yüzden onları iyice sivriltmeliyim diye düşündüm.

    Okları elime alıp sivriltme işine girdiğim sırada, az önce bahsettiğim zirzop çocuklar atış poligonumun ortasına spawn oldular. ''Abi napıyorsun'' falan derken, çocuklardan biri yayımı eline aldı ve ''abi bize de yay yapsana biz de ok atalım'' dedi. Yok oğlum hadi gidin buradan, beni rahat bırakın dememe aldırmayıp ısrara devam ettiler. Ben de ''tamam, ama sakın birbirinize atayım demeyin'' dedim. Ben bunu derken, eline yayımı almış olan çocuk, yerden bir de ok alıp yaya yerleştirdi ve bu ikisinin benim yanıma geldiğini gördüğü için yanımıza gelen başka bir çocuğa doğru nişan aldı. ''Lan napıyorsun sen, daha şimdi demedim mi birbirinize doğrultmayın diye'' demeye kalmadan yeni gelen çocuğa gezleyip gerdiği yayın kirişi, zirzop çocuğun elinden kaçtı. Kaçar kaçmaz, ağaçlara saplanmıyor diye sivrilttiğim ucu, karşıdan gelen çocuğun gözüne çarptı. Çocuk gözünü tutup ''yandım Allah'' der demez, bu yanımdaki iki hergele topukları yağlayıp, köyün diğer tarafına doğru kaçmaya başladılar. Ben ise kala-kaldım üçüncü çocukla bir başıma. 

    Çocuk gözünü tutmuş ağlıyor, bağırıyordu. Ben ise panik olmuş bir halde, çocuğa nasıl yardım edeceğimi bilemeden, sağa sola koşturuyordum ki; önümüzden akan ince su birikintisini görünce ''gel yıkayalım gözünü dedim'' çocuğun gözünü yıkayınca gördüm ki kan var gözünde, iyice korktum. Yaşadığı eve doğru bağırdım ve evlerinden bir kız çıkıp koşar adım bize doğru gelmeye başladı. Bu gelen ''cesur kız'' dı. Ben onu görünce, çocuğu ailesine teslim ettikten sonra olacakları düşünüp tedirgin olmaya başladım. Çünkü olayın faili her ne kadar ben olmasam da müsebbibi bendim. O yüzden, çocuk ailesine kavuştuğu an ben de topukları yağlayıp kaçmaya başladım. 14 yaşındaydım ve bir çocuğun gözünün kör olmasına sebep olmuştum. Bu benim için dünyanın sonuydu. Kaçarken, kafamda bana sorulabilecek sorular dönüyor ve o kaçan iki veledi bu sene de dövmediğim için kendime lanet ediyordum. 
    
6. Bölüm: Cesur Kızın Patiği

    Kaçıyordum. Cesur kız, ondan kaçtığımı sanıyordu belki ama ben bu gördüklerimi görmüş, bu yaşadıklarımı yaşamış olmaktan kaçıyordum. Kaçıp eve gittim. Kimseye görünmeden iç odadaki yüklüğün arkasına gidip saklandım. Orada saklanırken cesaretin bedeli üzerine düşündüm. Cesaretin bedeli, sonucuna katlanmakmış. Ben cesaretsizliğimin esareti altında, kefaletimi ödeyip beni serbest bırakacakları anı, korku içinde bekliyordum ve bunun çok uzak olmadığını biliyordum ama yine de o anın gelmemesini ummaktan başka çarem yoktu. Ailemin de hiçbir şeyde haberi yoktu. Belki onlara anlatsam bu kadar korkmama gerek kalmazdı ama söylemedim. 

    O karanlık odada yün döşeklerin arkasına saklanmış olan ben ve omzumda gezme cesaretini gösterip sonucuna katlanan uzunca bacaklı örümcek öylece ölümü bekliyorduk. Gerçi örümcek çoktan ölmüştü ama benimkine daha vardı. Biraz sonra evin kapısı dan-dun dövülmeye başlandı. Bu, korkaklığımın son demlerinde olduğumun habercisiydi. Kapıyı teyzem açtı cesur kız ve annesine. Çocuğun gözüne olanları ve yanında da benim olduğumu söylediler. Teyzem onları içeri buyur etti ve beni odaya çağırdı. Gittim kanepeye oturdum. Başım yerde, her şeyi olduğu gibi anlattım. Konuşurken gördüğüm şey, halıdaki çiçek deseniyle, cesur kızın patiğindeki çiçek deseninin aynı olduğuydu. Sonra asıl failin ben olmadığı anlaşılınca gittiler. Ama asıl fail bendim ve ne yazık ki asıl failler hiçbir zaman ceza almıyorlar.

10/02/2024
Erzurum/İspir/Arkun Barajı

25 Haziran 2024 Salı

Özgür Eşekler

 Özgürlüğün bir yanılsama olduğunu hepiniz duymuşsunuzdur. Fakat özgürlük bir yanılsama değil maalesef. Özgür olmanın nelere mal olduğunu bilince, keşke öyle olsaydı demek geliyor insanın içinden. Yani keşke özgür olmasaydık. Neden böyle söylediğimi yazının sonunda çok daha iyi bir şekilde anlamış olacaksınız. Bu yüzden en iyisi, özgür iradenizle bu yazıyı okuyup bitirmeniz olacaktır. Keyifli seyirler.

    Geçen gün güneye doğru bir seyahate çıktım. Bu şehirlerarası bir yolculuktu. Pek yavaş bir biçimde, trafik kurallarını da kendime uydurarak ilerledim. Yolda giderken bir eşek gördüm ve üstüne binmeye çalışan bir çocuk vardı. Çocuk, daha ileride yürüyen ve biri katıra, diğeri eşeğe binmiş başka iki kişiyle birlikte önlerinde yayılan küçükbaş hayvanları güdüyordu. Bu çobanlar belli ki dolaşmaktan yorulmuş, bineklerinin sırtlarına binmişlerdi. 

    Yol devam etti. Az gittim, bir eşek daha gördüm. Uz gidince ikinci ve üçüncü bir eşeğe daha rastladım. Bu eşekler ana yolların kenarında ve yan yörelerinde herhangi bir sahip bulunmaksızın geziyor, gönüllerince eğleniyorlardı. Yolun kenarında gezdikleri için de seyir hâlindeki arabalara mazarrat olmuyorlardı. Bu semersiz, kemersiz, zincirsiz ve de yularsız eşeklerin bir sahibi yoktu. Bunlar özgür eşekler olmalıydı. Özgürdüler, fakat tiplerinden ve vaziyetlerinden anlaşılabileceği gibi, artık işe yaramadıkları ve etlerinin yenmesi günah sayıldığı için, yani yaş haddinden özgürdüler. Bu had sebebiyle özgür kalan at ve eşekler doğada gönüllerince otlayıp gönülsüzce kurtlara yem olana kadar yaşamaya devam ederler. Bu arada dere tepe düz gittikten sonra yine yol kenarlarında özgür eşeklere rastladığımı belirteyim ve belki farkında olmayanlarınız vardır diye söylüyorum; ülkemizdeki özgür eşek popülasyonu azımsanmayacak kadar çok.

    Gidişte ve dönüşte yol kenarlarında arabaların çarpması sonucu ölmüş birkaç köpek, birkaç tilki, birkaç karga ve saksağandan başka, yolun ortasında durmuş ölümü bekleyen bir de güvercin gördüm. O da muhtemelen ölmüş ve otoban kenarlarında aç aç dolanan diğer etçil hayvanlar için besin kaynağı olmuştur. Bu döngü böylece sürüp gidiyor ve yolda ölen canlıları yemek için gelen canlıların da ölmesiyle, onları yemeye gelenler de ölüyor. Ölüyor; bu sirkülasyon sayesinde hayvan popülasyonu bir şekilde dengede kalıyor. Yani umarım kalıyordur. Neyse ki seyahate çıkarken görmüş olduğum özgür eşekler, seyahat dönüşünde şahit olduğum üzere bir araba çarpması sonucu ölmemiş, bilakis sayılarını da kayda değer bir ölçüde artırmışlardı. 

    Bildiğiniz üzere güzel Türkçemizde, evlendikten sonra kocasının vefatıyla, yahut boşanma sebebiyle eşinden ayrılan kadınlar için kullanılan ''Dul'' kelimesi ''Özgür'' anlamına gelmektedir. Yani sanılanın aksine dul kelimesinin olumsuz bir anlamı yoktur. Eşek kelimesi de bir görüşe göre ''Eş'' yani ''Yoldaş'' anlamındaki kelimeden türetilmiştir. O halde özgür eşekler de duldur. Çünkü kimsesiz ve sahipsiz kalmışlardır. Yani sahibi olmayan herkes ya da her şey duldur diyebiliriz. Bu sebeple kimliksiz, kişiliksiz, akılsız, bilgisiz, görgüsüz yahut bunların tam tersi olan veya olduğunu iddia eden kimseler yani insanlar duldur, diyebiliriz. Çünkü ne hikmetse tanrılardan başka kimse sahip çıkmıyor bize. Onlar da bize sahip çıkmak karşılığında özgürlüğümüzü talep ediyorlar.

    Viking inanışına göre yaşlanan ve artık savaşamayacak durumda olan kimselerin, ne kendilerine ne de içinde yaşadıkları topluma bir yararı dokunmaz. Hâl böyle olunca da yaşlanan kimselerin Valhalla’ya (Valhalla; Vikinglerin her sabah gün ışığıyla savaşmaya başlayıp, akşam gün kararana kadar savaşıp, öldürüştükleri yer, cennetlerinin ismi) gitmek için şansları kalmaz. Tabii bu yaşlı kimselerin topluma külfet olacakları öngörüldüğünden, Valhalla’ya gitmek için son şans adı altında yapılan kampanyayla birlikte, cennete gitmelerinin önü açılmıştır. Bu büyük hizmetinden dolayı ise Tanrı Odin'e minnettar olan yaşlı Vikingler Valhalla'yı görmek için, yaşadıkları bölgenin en yüksek tepesine çıkıp ''leap of faith'' (Assassin's Creed oynayanların iyi bildiği üzere, inanç atlayışıdır) yaparak kırklara karıştıkları bir ritüeli gerçekleştiriyorlar ('Kırklara karışmak' kırk parçaya bölünmek anlamında kullanılmıştır).

    Mesela Eskimo geleneğinde ise, yaşlı kimseler yahut artık iş göremeyecek ve içinde yaşadığı topluma yük olacak nitelikteki kişiler toplumdan soyutlanarak kaderlerine terk edilirdi. Ben kendi gözlerimle görmedim elbette ama yaşlı bireylerini götürüp deli düzün ortasında bıraktıklarına dair bilgi ve belgeler mevcuttur. Neyse konumuza dönelim. Bizim toplumumuzda da aynı mesele var. Mesela benim babaannem tam yirmi dört yıl boyunca bizimle yaşadı. Diğer çocuklarına arada bir gider, iki ay kalmadan dönerdi tekrar bize. Fakat babaannemin artık işe yaramadığını anladığımızda, onu kapı dışarı edip kaderine terk ettik(!). Diğer çocukları da onunla doğru düzgün ilgilenmediler ve ilgisiz kalan babaannem bizden gittikten sonra en fazla beş yıl dayanabildi bu duruma. Sürgündeyken doğal sebeplerle vefat etti. Canım babaannem. Ruhun şad olsun.

     Ama hayat böyle işte. Nasıl ki; özgür bıraktığımız babaannem, kendi başının çaresine bakamadıysa, Eskimoların özgür kalan, işe yaramaz kesimi soğuktan donarak öldüyse, Vikinglerin eski toprakları, daha yere düşmeden ödleri patladığı için Valhallayı öd farkıyla kaçırdılarsa ve nasıl ki Mezopotamya'nın özgür eşekleri kendi başlarının çaresine ancak bir kurt saldırısı olana kadar bakabilecekse, sizler de özgür eşekler gibi özgürsünüz şimdi. Ne önünüzde ne de ardınızda sizi tutan hiçbir şey yok. Buna karşın yaptığınız tek şey, sizi himaye edecek zümreler, cemaatler, topluluklar, kimlikler ve de işler aramak. Şu an bunlara mecbur görünüyor olabilirsiniz. Ama yarın özgür eşekler mertebesine yükseldiğinizde kimse sizinle ilgilenmeyecek. Yani bir kurt saldırısı kadar uzak olacaksınız ölüme. O halde özgürlük gerçektir fakat gerçekler ölümcüldür diyebiliriz. O yüzden ne istediğinize dikkat edin. Çünkü özgür olmayı istemekle, özgür olmak aynı şeyler değil.

17 Haziran 2024 Pazartesi

Yaşlı Bireyler



   Ömür denen sermaye hepimizde var. Bu kazanılmamış, hak edilmemiş, adeta hazıra konulmuş sermayeyi harcamak hiçbirimizi rahatsız etmiyor. Çünkü rahatsız etmesi için kıymetini bilmemiz lazım. Kıymetini bilmemiz içinse daralması lazım. Her nesnede olduğu gibi zaman da daraldıkça kıymetlenir. Hal böyle olunca da yaşlılar gençlere tavsiyeler verir ve gençler de bu tavsiyelere kulak vermeyip, yaşlanırlar. Bahse konu gençler yaşlandığında yani zamanları daraldığında bu sefer de onlar, kendi gençlerine öğütler vererek, kalan dar vakitlerini öldürürler. Hal böyleyken yaşlıların sesine kulak veren kimseler, daha kaliteli yaşamlar sürmektedir. Zira tecrübe arttıkça bilgi ve de görgü çoğalır. Çoğalan görgü neticesinde hayattan nasıl zevk alınacağı, artık hayattan zevk alacak organlarının işlemediği bir dönemde, her şeyi daha net gören yaşlı kimseler için daha da berraklaşır.    

   Bu berrak görü, yaşlı kimselerin daha bilge kimseler olduğu sonucuna varmamızı sağlar. Aslında ''sağlardı'' diyebiliriz. Çünkü eskiden okuma-yazma pek az olduğu için yaşlı-bunak kimseler bile bilge kişi sayılıp sözlerine itibar edilirdi. Şimdilerde yaşlıların anlatabileceği her şeyi gugıllayabilir ve neyin ne olduğunu öğrenebilirsiniz. Okuma yazma oranları öyle bir seviyeye çıktı ki artık kimseyi kitap okumuyor diye yadırgayamazsınız bile, çünkü internette gördüğü her yazıyı okuyan insanlar, kitaptan alabileceği bilgileri yarım saatlik bir belgeselden de öğrenebiliyor. Yahut Twitter'da(X) denk geldiği bir fılod sayesinde bilmesi gereken her şeyi öğrenip bilge bir dede oluveriyor. 

   Şimdilerde yaşlı kimselerin pek itibar görmemelerinin sebebi bu. Eskiden beri akılsız gençler yaşlıların sözüne kulak vermez ve fakat içine düştükleri kuyudan kurtulur kurtulmaz, sözünü dinlemedikleri yaşlılardan özür dilerlerdi/dilerdiler. Artık böyle bir şey söz konusu değil. Yaşlı da olsan, genç de olsan, çocuk da olsan, girip herhangi bir forum sayfasına derdini yazıyorsun ve aynı konudan muzdarip kimseler, gelip sana sorunun kaynağını, onu nasıl çözeceğini ve daha bir sürü detayı anlatıyor. Sen bu araştırma neticesinde sorununa nasıl yaklaşacağını daha iyi kestiriyorsun ve buna göre hareket edip çözebiliyorsun. Ve kusura bakmayın yaşlı bireyler ama artık yapay zeka var. Artık forum sitelerinde cevabını bulamadığın bir şeyi, senin için enine boyuna araştırıp, sana anında cevap verebilecek bir başka bilge var. Yapay dede. Yapay bilge vs. Adına ne dersen de ama artık yaşlı kimselerin yerini de yapay zeka alacak. 

   Bu, bahse konu sohbet tabanlı yapay zeka robotları, hayatımızın içine ''dan'' diye girdi. Henüz bunlara aşina olmayanlarımız vardır belki fakat, her dakika reklamlarını ve de örneklerini gördüğümüz için hızlıca alışıyoruz. Örneğin geçenlerde sohbet ettiğim bir arkadaşım yapay zekayı bir yaşam koçu olarak kullandığını söyledi. Eskiden burçlara inanan yahut gerçekten yaşam koçluğu alan kimseler, göklerden aldıkları haberlere göre değil çet cipiti' nin verdiği bilgilere göre hayatlarını düzenleyip işlerine devam ediyorlar. Hayatlarında değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Hayır hayır. Öyle değil. Hayatları hiç değişmiyor aslında. Yine aynı bokun püsürün içinde debelenip, canlarını kurtarmaya çalışıyor insanlar ama neyse konumuz bu değil.

    Bilgecan dedenin de dediği gibi ''What the fuck, maaaan! Who the hell is Chat GPT''
Hayır tabii ki bilgecan dede böyle bir şey söylemedi ama sözüm ona bilgelerimiz olan yaşlılarımız, zaten sosyal medya yüzünden yaşadıkları bu değersizliği, şimdi sonuna kadar hissedecek ve iyice yalnızlaşacaklar. Ama ''sahip çıkalım dedeye'' söz öbeğinde belirtildiği gibi, bizim de yaşlılarımıza sahip çıkmamız ve onları hissettikleri bu değersizlik sendromundan kurtarmamız lazım. Aslında kişinin değerinin kendinden menkul olduğunu düşünüyorum fakat yaşlılarımızın yüzde doksanı, kendini değersiz ve de gençlere yük olarak görüyor. Bu yüzdendir ki gençlerden nefret ediyor ve sürekli saldırgan tutumlar içine giriyorlar. 

    Ömrü boyunca değer görmemiş ve yaşlandığında da bu durumun değişmesini umduğu halde umduğunu bulamamış kimselerin yardım çığlıkları, arş-ı alayı titretecek oluyor fakat yaşlı oldukları için ses telleri gevşediğinden, sesleri de artık eskisi gibi gür çıkmıyor. Ancak fısıltılarını duyduğumuz bu yaşlı bireylerin tek dertleri, bir işe yaradıklarını hissetmek ve anlaşılmak. Tek dertleri kendi hayatlarını boşa geçirmediklerini başkalarına ispatlamak ve onlara kendi hayatlarından örnekler vererek, doğru yolu göstermek ve aslında gençken yediği herzelerin ne de keyifli olduğunu anlatmak isterken ''oğlum sakın ha harama uçkur çözmeyin'' diyerek kendilerini tanrılarına affettirmeye çalışmak. Yaşlı bireyler neden böyleler diye düşünebilirsiniz. Aslında genç bireyler ve de orta yaşlı bireyler de böyle. Bütün bireyler iki yüzlüdür diyebiliriz. Eğer sevgilisi varsa ona karşı ya da okul arkadaşlarına karşı iki yüzlü davranır genç bireyler. Orta yaşlı bireyler karılarına karşı ve de iş arkadaşlarına karşı, yaşlı bireyler ise yalnızca tanrılarına ve de torunlarına karşı iki yüzlü davranırlar. Oysa herkes iki yüzlü davranır sevdiğine yeğen. Kimi bir bakışıyla yapar bunu kimi dalkavukça sözlerle.

    Yaşlı bireylerin tiz çığlıkları eşliğinde devam edelim konumuza ve bu duruma getireceğim bakış açısıyla bu sorunu kökünden çözelim istiyorum. Çünkü daha sırada orta yaşlı ve de genç bireylerin bas bariton çığlıkları var. Yaşlı kimseler genelde evlerinde oturup karılarına/kocalarına yahut evde bekar çocukları varsa onlara azap oluyorlar. Yahut dışarıda dolaşıp park ve bahçeleri, kimi zaman da toplu taşıma araçlarını (afedersiniz yahut affetmezsiniz bu sizin bileceğiniz iş) siklerinin keyfine göre kullanmak marifetiyle işgal edip, işgaliye parası dahi ödemiyorlar. Etrafa verdikleri rahatsızlıktan özür dilemeyi bırakın bunu özellikle yapıyor ve de ilgi istiyorlar. İlla ki hiç tanımadığınız halde size hayat hikayesini anlatmaya başlayan yaşlılara denk gelmişsinizdir. Bunun sebebi; yukarıda bahsettiğim boşa geçen yılların, aslında hiç de boşa geçmediğinden dem vurmak üzere uydurulan sahte anılarını, size kendisi yaşamış gibi yutturarak vicdan mastürbasyonu yapmaya çalışmaktır. Bu hepimizce malum duruma çare olarak önermek istediğim şey ise herkesin kendi yaşlısını dinlemesidir. Eğer herkes evindeki yaşlısını dinlerse kimse kimsenin yaşlısının gençlik heveslerini dinlemek zorunda kalmaz. 

Bu durumda son söz olarak söylenmesi gerekenler şunlardır; 

Yaşlı bireyler vardır. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireyler olduğu gibi. Yaşlı bireyler iki yüzlüdür. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireylerin iki yüzlü olduğu gibi. Yaşlı bireyler ezgin ve de üzgündür. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireyler gibi. Yaşlı bireyler yalnızdır. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireyler gibi. Yaşlı bireyler dinlenmeye değmese de dinlenmelidir. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireyler gibi. Herkes kendi yaşlı bireyini dinlemelidir. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireylerini dinlediği gibi. Yaşlı bireyler aptaldır. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireyler gibi. Yaşlı bireyler hayatlarını yaşamayı bilemediler. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireyler gibi. Yaşlı bireyler daima haklıdır. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireyler gibi. Yaşlı bireyler yaşlıdır. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireyler gibi. Yaşlı bireylerin içi gençtir. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireyler gibi. Yaşlı bireyler ...dır/dir. Tıpkı genç ve orta yaşlı bireyler gibi.

7 Haziran 2024 Cuma

İhtiyar Adam'ın Bir Günü


    

    Ben alabalık yetiştiriciliği yapıyorum. Alabalık yetiştiriciliği yaptığım tesisin olduğu baraj, Kuzgun Köyü yakınlarında ve bu köyün eski yerleşimini sular altında bırakarak yapıldığı için de ismi Kuzgun Barajı. Tam üç yıldır buradayım ve abimle beraber yürütüyoruz bu işi. İş zevkli, doğayla iç içe olmak güzel, insanlardan uzak olmak en iyisi ama ilk başlarda kıyamıyordum yetiştirdiğimiz balıklara. Onlara o kadar emek ettikten sonra, öldürüp yemek, hele de sudan çıkarıp nefessiz bırakarak öldürüp yemek, içten içe rahatsız ediyordu beni. Neyse ki kısa zamanda bunun bir gereklilik olduğunu kavradım. Gerçi kavramam için, televizyonda yayınlandığı sırada izlemediğim ama dost tavsiyesi üzerine izlemeye başladığım ''Ezel'' adlı dizinin bir sahnesini görmem gerekti. Hatırlarsınız dizinin karakterlerinden ''Kerpeten Ali'' lakaplı Kerpeten Ali, öldürmek üzere olduğu kumarhane bekçisine ''sen ölücen kardeş, sen ölücen ki biz yaşayalım'' diyordu. Bu söz öbeği; öldürüp yemek yahut satmak zorunda oluduğum balıklarla aramdaki ilişkiyi açıklayan bir motto haline geldi. Yani sadece bu cümleyi kullanarak öldürebiliyordum balıkları. Gerçi hala öyle öldürüyorum.

    Sürekli, ''öldürüyorum'' demek beni cani bir katil gibi gösteriyor olabilir fakat ben cani kimselerden olmamak için çok uğraş veren biriyim. Hatta kurban kesilirken hayvanın yerine kendimi koyar, fazla empatiden yediğim etleri de kendi etimmiş gibi hissederim. Benim kavurmam nasıl olur acaba diye düşünmekten kendimi alamamakla birlikte, 165 cm boyunda 60 kg biri olarak vücudumun kas ve kemikten oluştuğu düşünülür ve de yağsız bir kas kütlesi olarak etimi kemiklerden sıyırırsak, beni pişirmek ya da haşlamak pek mantıklı olmaz. Çünkü eğer etimi yemeye çalışırsanız çiğnemekten yorulacak ve sonunda tükürmek zorunda kalacaksınız. Bu sebeple, ileride bir gün yamyam olmaya karar verirseniz, yağsız kimseleri yemeye yeltenmeyin. 

    Öldürmek, ölmek falan bunlar çoktan aştığım şeyler, zira bunlar insan olmanın bir gereği ve ben insan olmanın gereği olan şeyleri anlamak için yaklaşık otuz yılımı verdim. Çünkü ailem bana insanların ponçik yaratıklar olduğunu öğretti ve ben de zararsız kimselerden olmam gerektiğini düşündüm. Üstelik eğitim öğretim hayatım boyunca akranlarına zorbalık etmeye yeltenenelere zorbalık eden biriydim. Yani zorbalara zorbalık ederek onlara kendi zehirlerinden tattırıyordum. Buna rağmen kimseye karşı kötülük beslemiyor ve kötülük ne bilmiyordum. Dahası kötülük yapan insanların bir gün yaptığı yanlıştan döneceğini düşünüyordum. Fakat eğitim hayatım boyunca anlayamadığım insanların, doğası gereği kötü varlıklar olduğunu ve Thomas Hobbes' un ''insan insanın kurdudur'' derken ne demek istediğini, iş hayatına atılınca iyice anladım. 

    İnsan insanın kurdudur. Bu cümle; insanların, birbirlerinin altını oyan, iki yüzlü, düzenbaz, kötü huylu, kötü niyetli, sahtekar, riyakar, dolandırıcı, yalancı ve daha sayamadığım bir sürü kötü özelliğe sahip varlıklar olduğunu anlatıyormuş. İnsanların salt kötülükten mürekkep varlıklar olmadıkları aşikar fakat bu kötülüğün ortaya çıkışı, orman kanunlarının geçerli olmasıyla tetikleniyor. Burada orman kanunlarından kasıt, serbest piyasa ve bunun denetimini gerçekleştirmeyen devlet otoritesinin yokluğudur. Yani ''devlet başa'' olmadığından mütevellit ''kuzgun leşe'' durumunun tam ortasından oluşumuzdan bahsediyorum. Yahut amiyane tabir ile, güzel memleketimizde serbest piyasa adı altında''kör tuttuğunu sikiyor'' diyebiliriz.

    Her neyse. Konumuz, Kuzgun Baraj Gölü'nde alabalık yetiştiriciliği yapan bendenizin başına gelen tuhaf bir hadiseden ibaret. Bu hadise 05/06/2024 günü sabah saat 8.30 civarında cereyan etti. Hadise şöyle; 

    Ben, bundan üç yıl önce baraja geldiğimde, bizim için çalışan biri vardı. Bu bahse konu kişi, köyden biriydi. Kendisinin sigortasını yatırmamız şartıyla ve asgari ücret karşılığında balıklarımıza yem atıyordu. Gün geldi, bu vatandaş, her Türk vatandaşı gibi doğal hakkını kullanıp muhtarlığa adaylığını koydu. Çünkü köyün muhtarı vakitsizce ölmüştü ve köydeki muhtarlık seçimi tekrarlanacaktı. Bu vatandaşla iyi ilişkilerimiz olduğundan ve sağolsun kendisinin de söylediğine göre bizi kendi köylülerinden ayırmadığı için ikametgahımızı bu köye aldırıp muhtarlık seçimlerinde kendisine oy vermemizi rica etti. Daha doğrusu etmiş. Benim, yine benim gibi yetiştirilmiş ve fakat iyilerin dostu, kötülerin düşmanı, zorbalara zorbalık etmekten liseyi rızası dışında terk etmek zorunda bırakılmış, canım ağabeyim bu ricayı benden habersiz kabul etmiş, kendisiyle benim ikametgahımı bu köye aldırmış. Seçime bir hafta kala haberim oldu bundan.

    Canım abim bana bunu söylediğinde, böyle bir iş yapmamızın doğru olmadığını kendisine söyledim ve dedim ki eğer biz bu vatandaş için oy kullanırsak köydeki diğer insanlar bundan gocunur ve dahi rahatsız olup kazan kaldırabilir ''istemezük'' diye de çemkirebilirler. Abimin konuyu pek düşünmeden iyi niyetiyle kabul ettiği belliydi ve söylediklerimin mantığını kavrayıp haklı olduğuma ikna oldu. Velhasıl seçim günü geldiğinde, biz barajda değil başka yerlerdeydik ve ''Umarım yetişiriz abi'' şeklindeki telefon konuşmalarına rağmen bile isteye olmadığı halde yetişemedik. İyi ki yetişemedik. Zira seçimlerden önce bizimle birlikte çalışan vatandaş ve de bahse konu vatandaşın amcasının oğlu olan diğer vatandaş, birbirlerine girmiş, bizden oy kullanmamızı rica eden tarafın yeğenlerinden biri karşı taraftaki kişiyi bıçaklamıştı. Olaya kan bulaştığı için bizim oy kullanmamız da doğru olmazdı.

    Neyse ki bu olayı kazasız belasız atlattık ve fakat bizim kendisini desteklememizi isteyen vatandaş muhtarlığı kaybedince, atalarının topraklarını terketmek zorunda kaldı. Olaylar böyle ilerledi ve aradan iki yıl geçti. Son seçimlerde tekrar muhtar olan kişi bir önceki muhtardan başkası değildi. Bu arada oy kullanarak ''demokrasi'' denen, çoğunluğun diktası sistemiyle baş etmenin mümkün olmadığı kanaatindeyim. Bu sebeple oy kullanma hakkımdan vazgeçmiş bulunuyorum. Bu yüzden de son seçimlerde oy kullanmadım. Oy kullanmadığım seçimlerden galip çıkan kişi ve de kişiler benim için önemli değil. Hülasa bu seçimler geldi, geçti ve ben hiçbir parti yahut partili muhtar adayı lehine oy kullanmadım.

    Alabalık yetiştiriciliği işi iki sezondan oluşuyor. Yılın altı ayını yazlık barajda geriye kalan altı ayını da kışlık barajda alabalık yetiştirmekle geçiriyoruz ve Kuzgun Barajı bizim yazın üretim yaptığımız tesisi barındırıyor. Bu yüzdendir ki baharda Kuzgun Barajı'na geliyoruz. Bu bahar da her bahar olduğu gibi geldik teisimize ve tesisin eksik gediğini gidermekle işe başladık. İşlerimiz balıkları içinde tutuğumuz ağları kontrol etmekten, kış boyunca su almış olan kayıklarımızın suyunu boşaltmaya kadar çeşitli işlerden oluşuyor. Yine bu işlerle uğraşıp yorulduğum bir günün ardından uyudum ve sabah uyandığımda kapıyı çalan köyün muhtarı oldu. 

    Muhtarı içeri davet ettim, çay içtik, hoş beş ettik ve geldiğinden beri elinde duran kağıdı bana uzatıp ''buyur, mazbatan'' dedi. ''Ne mazbatası muhtar? Hayırdır muhtarlığı bana mı devrettin'' diye şaka yaptım ben de. Meğerse beni, köyün 1. Asıl Azası seçmişler. ''Ulan ben bu köye daha üç yıldır geliyorum, köyde başka adam mı yok ki beni köye aza seçiyorsunuz'' demek geldi içimden ama demedim, çünkü muhtar mazbatamı verdikten sonra olayı açıklamaya başladı. Muhtarın açıklamasına göre; aza listesini doldurmak için beni yedek üyeler arasına yazmışlar, fakat ilçe seçim kurulunda işler karışmış ve ne hikmetse beni 1. Asıl üye olarak atamışlar. Elbette şaşırtıcı bir durum bu ama pek tabii beni Muhtar olarak da seçebilirlerdi, buna da şükür.

Not: 31/03/2024 tarihinde yapılan Mahalli İdareler Genel Seçimi sonucu ALİHAN KOTAN TC(9999999999) ERZURUM ili, AZİZİYE ilçesi, ÇAMLICA Mahallesi İhtiyar Heyeti 1. sıra Asıl Üyeliğine seçilmiştir.


29 Mayıs 2024 Çarşamba

Egonuzu Tazeliyorum(Menzil Tarikatı Meselesi)


    Bazen yaptığımız işlere dönüp bakınca ''Ulan ben mi yaptım bu kadar işi?'' diye hayıflanıyoruz. Hepimizin başına gelmiştir böyle şeyler ki benim de başıma geliyor. Mesela bunun bir örneği çalışma hayatımda yaptığım işlerin ağırlığı. İşlerim bitip de dönüp yaptığım işlere bakınca; işe başlamadan önce gözümde dağ gibi büyüyen o ağır işleri sanki birer hiçmiş gibi yapıp bitirdiğimi ve üstelik onları yapıp bitirmenin de beni yormadığını farkediyorum. Bu farkediş beni başardığım işler karşısında hayrete düşürmekten başka, sevindiriyor ve egomu tazeliyor. Hani gidip bir kahvehanede oturursunuz ya da bir yere misafirliğe gidersiniz de çay koyarlar önünüze ya ve siz de o çayları bitirince abi/abla tazeliyorum derler. Hah öyle bir tazelenme düşünün. Beynim ''Abi egon bittiyse tazeliyorum.'' diyor ve tazeliyor egomu. 

    Bu ego pek korkulacak şeymiş gibi konuşuluyor sosyal mecralarda. Halbuki ego olmasa insanlık tarihinin ilerleyişi bu kadar hızlı olmazdı. Ya da daha doğrusu negatif yönde bir ilerlemeden bile söz edebilirdik. Çünkü insanı insan yapan egosudur. Egosu sayesinde varlığının farkındadır ve de egosu sayesinde bir şeyler yaparak kendini geliştirir. Oysa egosu olmayan insanlara bakınca içiniz bile acır onlara. Örneğin tarikatlardaki müritleri düşünün. Bu gibi kimseler egolarını yitirmiş ve tarikatın şeyhine köpeklik etmeye hazır, aşağı kimselerdir. Hatta kimse bile değildirler. Kişi olma şerefine nail olmayan kimselere kişiliksiz diyebiliriz. O halde bu gibi kimseler kişiliksiz sürülerden başka bir şey olamazlar. Örneğin hayvanları düşünelim. Mesela köpekler. Sizce köpekler köpek olduklarının farkındalar mı? Tabii ki farkında değiller. Hepiniz görmüşsünüzdür küçücük köpeklerin kendilerini bir parçada yutabilecek köpeklere saldırdıklarını ya da kurt sürüsüne karşı tek başlarına koştuklarını işitmişsinizdir. Kangal köpekleri için kurtların üzerine tek başına yürümek bir efsane olma sebebidir. Çünkü köpek kurtların onu parçalara ayırabileceğinin farkında değildir. Ya da eyerlenmiş bir at yahut burnuna halka takılmış ve bir çocuk tarafından gezdirilen öküz. Sizce bunlar benliklerinin farkında olan canlılar mı? Hayır elbette değiller. 

    Eğer öyle olsalardı bizim onları gütmemize izin vermez ve bize de kendi cinslerinin garip üyeleri gibi davranmazlardı. Örnekler örnekleri çağrıştırıyor ama bu örneği vermesem olmaz. Geçenlerde ördek yumurtalarının arasına konmuş bir tavuk yumurtasının, ördek ailesiyle birlikte yaşamını izledim. Normalde tavuklar suda yüzmezler çünkü yüzemezler. Fakat bu ördek ailesinin üyesi olan tavuk adayı civciv yüzebiliyordu. Kendini ördek sandığı için yüzebiliyordu. Her ne kadar bir ördek gibi hızlı yüzemese de idare edebiliyor ve o aileyle hayatta kalıyordu. Sonunda yetişkin bir tavuk olduğu halde suda yüzmekten vazgeçmiyor ve kendini ördek sanmaya devam ediyordu. Hülasa; hayvanlar kendilerinin ne olduğunun farkında olan canlılar değiller çünkü bunu algılayabilecek bir bilinçleri yok. Yukarıda bahsettiğim tarikat örneğinde olduğu gibi kendi benliğinden vazgeçmiş, bilincini bağlı bulunduğu dergaha teslim etmiş kimselerde de ego aranmaz. 

   Peki egosu olmayan kimseler ne işe yararlar? Söyleyeyim; onları güdenlerin işine yaramaktan başka hiçbir işe yaramazlar. Egosu olmayan kimseler başkaları tarafından kullanılmaya ve yönlendirilmeye hazır ve kendileri için bir şey yapmaya bırakın yeltenmeyi, akıllarından bile geçirebilen kimseler değillerdir. Hal böyle olunca insanlar da tıpkı hayvanlar gibi sürüleştirilip güdülebilir hale geliyor. Örneğin günümüzde yaşayan cihatçı selefi örgütlere ve tarikatlara mensup kimseleri ele alalım. Bunlara verebileceğimiz en yakın örnek İŞİD(DAEŞ) artık her ne boksa o örgüt. Bu örgütün yakalanan üyeleri arasında Afganistan'dan Hollanda'ya, Tunus'dan Çeçenistan'a giden ve farklı milliyetlerde ve farklı kültürlerde ve farklı ortamlarda yetişmiş kimselerin, sırf kişi olmaladıkları için yani kimliksiz oldukları ve bilinçlerini başkalarına teslim ettikleri için bir arada yaşayıp aynı emele hizmet etmeleri mümkün hale geliyor. Bunun farkında olan bu gibi tarikat ve camaatler bu fırsatı değerlendirip, örneğin Menzil Tarikatı gibi daha masum yollardan zenginleşerek köleleştirdiği insanlar üzerinden paralar kazanıyor ve bu paraları vakıf adı altında vergiden muaf bir biçimde sürekli büyütüyor. Yani bu gibi oluşumların bırakın kendi müritlerine, içinde yaşadıkları devletlere bile zerrece faydası yok. 

    O halde bu kimlik yoksunu kişilerden oluşan ve de bilinçleri olmadığı için yalnızca birer hayvan olan bu türden varlıklara istenilen her şey yaptırılabilmektedir. Bu yaptırılabilirlik İŞİD'in yaptırdığı kafa kesme, adam yakma olaylarından tutun mevcut, geçmiş ve gelecek iktidarlar tarafından oy deposu olarak kullanılmaya kadar geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Peki devletler buna dur diyebilir mi? Bence diyebilir. Çünkü tarihte diyilmiş olduğunun örnekleri var. Fakat diyilirse bu ne gibi sonuçlar doğurur onu da yalnızca kapatılmak üzere olan tarikatin şeyhi ve avaneleri bilir. Zira tanrıya bile bu fikirlerinden bahsetmezler. Bu arada eğer okumanız bittiyse egonuzu tazeliyorum.

22 Ocak 2024 Pazartesi

KALEMDEN DÖKÜLENLER



Bir muradım var idiyse yetişmekti arıca

Geride bıraktıklarım, bağrımdan sökülenler

Büyüdüm yetiştim ancak dolamadım yarıca

Tek kurşunum elimdeki kalemden dökülenler


Tasalanarak büyüdüm korkup durdum gerice

Anladım ki elem ile sulanır ekilenler 

Kabuğunu çatlatanlar hoş görülmez berice

Öümde set de kalmadı yıkıldı çekilenler


Şimdi mezara sokmaya çabalıyor dirice

Ve canımızla oynuyor canından sıkılanlar

Anlamıyorsunuz, oysa kafanız da irice 

 Türk'e yağılık edemez kederden yıkılanlar


İbret de mi almazsınız, asılanlar kuruca

Ektikleri nefretlerin dalında bükülenler 

Niyetimiz haris değil saf temiz ve duruca

İsteriz ki olmayınız yurdundan sökülenler





Eren İlber

  Gelen geçti konan göçtü uçmağa vardı erenler Boş dimağa güller diken, gençliğe yardı erenler Yetişirken onu gördük aklı selim çok yol duyd...