Ben alabalık yetiştiriciliği yapıyorum. Alabalık yetiştiriciliği yaptığım tesisin olduğu baraj, Kuzgun Köyü yakınlarında ve bu köyün eski yerleşimini sular altında bırakarak yapıldığı için de ismi Kuzgun Barajı. Tam üç yıldır buradayım ve abimle beraber yürütüyoruz bu işi. İş zevkli, doğayla iç içe olmak güzel, insanlardan uzak olmak en iyisi ama ilk başlarda kıyamıyordum yetiştirdiğimiz balıklara. Onlara o kadar emek ettikten sonra, öldürüp yemek, hele de sudan çıkarıp nefessiz bırakarak öldürüp yemek, içten içe rahatsız ediyordu beni. Neyse ki kısa zamanda bunun bir gereklilik olduğunu kavradım. Gerçi kavramam için, televizyonda yayınlandığı sırada izlemediğim ama dost tavsiyesi üzerine izlemeye başladığım ''Ezel'' adlı dizinin bir sahnesini görmem gerekti. Hatırlarsınız dizinin karakterlerinden ''Kerpeten Ali'' lakaplı Kerpeten Ali, öldürmek üzere olduğu kumarhane bekçisine ''sen ölücen kardeş, sen ölücen ki biz yaşayalım'' diyordu. Bu söz öbeği; öldürüp yemek yahut satmak zorunda oluduğum balıklarla aramdaki ilişkiyi açıklayan bir motto haline geldi. Yani sadece bu cümleyi kullanarak öldürebiliyordum balıkları. Gerçi hala öyle öldürüyorum.
Sürekli, ''öldürüyorum'' demek beni cani bir katil gibi gösteriyor olabilir fakat ben cani kimselerden olmamak için çok uğraş veren biriyim. Hatta kurban kesilirken hayvanın yerine kendimi koyar, fazla empatiden yediğim etleri de kendi etimmiş gibi hissederim. Benim kavurmam nasıl olur acaba diye düşünmekten kendimi alamamakla birlikte, 165 cm boyunda 60 kg biri olarak vücudumun kas ve kemikten oluştuğu düşünülür ve de yağsız bir kas kütlesi olarak etimi kemiklerden sıyırırsak, beni pişirmek ya da haşlamak pek mantıklı olmaz. Çünkü eğer etimi yemeye çalışırsanız çiğnemekten yorulacak ve sonunda tükürmek zorunda kalacaksınız. Bu sebeple, ileride bir gün yamyam olmaya karar verirseniz, yağsız kimseleri yemeye yeltenmeyin.
Öldürmek, ölmek falan bunlar çoktan aştığım şeyler, zira bunlar insan olmanın bir gereği ve ben insan olmanın gereği olan şeyleri anlamak için yaklaşık otuz yılımı verdim. Çünkü ailem bana insanların ponçik yaratıklar olduğunu öğretti ve ben de zararsız kimselerden olmam gerektiğini düşündüm. Üstelik eğitim öğretim hayatım boyunca akranlarına zorbalık etmeye yeltenenelere zorbalık eden biriydim. Yani zorbalara zorbalık ederek onlara kendi zehirlerinden tattırıyordum. Buna rağmen kimseye karşı kötülük beslemiyor ve kötülük ne bilmiyordum. Dahası kötülük yapan insanların bir gün yaptığı yanlıştan döneceğini düşünüyordum. Fakat eğitim hayatım boyunca anlayamadığım insanların, doğası gereği kötü varlıklar olduğunu ve Thomas Hobbes' un ''insan insanın kurdudur'' derken ne demek istediğini, iş hayatına atılınca iyice anladım.
İnsan insanın kurdudur. Bu cümle; insanların, birbirlerinin altını oyan, iki yüzlü, düzenbaz, kötü huylu, kötü niyetli, sahtekar, riyakar, dolandırıcı, yalancı ve daha sayamadığım bir sürü kötü özelliğe sahip varlıklar olduğunu anlatıyormuş. İnsanların salt kötülükten mürekkep varlıklar olmadıkları aşikar fakat bu kötülüğün ortaya çıkışı, orman kanunlarının geçerli olmasıyla tetikleniyor. Burada orman kanunlarından kasıt, serbest piyasa ve bunun denetimini gerçekleştirmeyen devlet otoritesinin yokluğudur. Yani ''devlet başa'' olmadığından mütevellit ''kuzgun leşe'' durumunun tam ortasından oluşumuzdan bahsediyorum. Yahut amiyane tabir ile, güzel memleketimizde serbest piyasa adı altında''kör tuttuğunu sikiyor'' diyebiliriz.
Her neyse. Konumuz, Kuzgun Baraj Gölü'nde alabalık yetiştiriciliği yapan bendenizin başına gelen tuhaf bir hadiseden ibaret. Bu hadise 05/06/2024 günü sabah saat 8.30 civarında cereyan etti. Hadise şöyle;
Ben, bundan üç yıl önce baraja geldiğimde, bizim için çalışan biri vardı. Bu bahse konu kişi, köyden biriydi. Kendisinin sigortasını yatırmamız şartıyla ve asgari ücret karşılığında balıklarımıza yem atıyordu. Gün geldi, bu vatandaş, her Türk vatandaşı gibi doğal hakkını kullanıp muhtarlığa adaylığını koydu. Çünkü köyün muhtarı vakitsizce ölmüştü ve köydeki muhtarlık seçimi tekrarlanacaktı. Bu vatandaşla iyi ilişkilerimiz olduğundan ve sağolsun kendisinin de söylediğine göre bizi kendi köylülerinden ayırmadığı için ikametgahımızı bu köye aldırıp muhtarlık seçimlerinde kendisine oy vermemizi rica etti. Daha doğrusu etmiş. Benim, yine benim gibi yetiştirilmiş ve fakat iyilerin dostu, kötülerin düşmanı, zorbalara zorbalık etmekten liseyi rızası dışında terk etmek zorunda bırakılmış, canım ağabeyim bu ricayı benden habersiz kabul etmiş, kendisiyle benim ikametgahımı bu köye aldırmış. Seçime bir hafta kala haberim oldu bundan.
Canım abim bana bunu söylediğinde, böyle bir iş yapmamızın doğru olmadığını kendisine söyledim ve dedim ki eğer biz bu vatandaş için oy kullanırsak köydeki diğer insanlar bundan gocunur ve dahi rahatsız olup kazan kaldırabilir ''istemezük'' diye de çemkirebilirler. Abimin konuyu pek düşünmeden iyi niyetiyle kabul ettiği belliydi ve söylediklerimin mantığını kavrayıp haklı olduğuma ikna oldu. Velhasıl seçim günü geldiğinde, biz barajda değil başka yerlerdeydik ve ''Umarım yetişiriz abi'' şeklindeki telefon konuşmalarına rağmen bile isteye olmadığı halde yetişemedik. İyi ki yetişemedik. Zira seçimlerden önce bizimle birlikte çalışan vatandaş ve de bahse konu vatandaşın amcasının oğlu olan diğer vatandaş, birbirlerine girmiş, bizden oy kullanmamızı rica eden tarafın yeğenlerinden biri karşı taraftaki kişiyi bıçaklamıştı. Olaya kan bulaştığı için bizim oy kullanmamız da doğru olmazdı.
Neyse ki bu olayı kazasız belasız atlattık ve fakat bizim kendisini desteklememizi isteyen vatandaş muhtarlığı kaybedince, atalarının topraklarını terketmek zorunda kaldı. Olaylar böyle ilerledi ve aradan iki yıl geçti. Son seçimlerde tekrar muhtar olan kişi bir önceki muhtardan başkası değildi. Bu arada oy kullanarak ''demokrasi'' denen, çoğunluğun diktası sistemiyle baş etmenin mümkün olmadığı kanaatindeyim. Bu sebeple oy kullanma hakkımdan vazgeçmiş bulunuyorum. Bu yüzden de son seçimlerde oy kullanmadım. Oy kullanmadığım seçimlerden galip çıkan kişi ve de kişiler benim için önemli değil. Hülasa bu seçimler geldi, geçti ve ben hiçbir parti yahut partili muhtar adayı lehine oy kullanmadım.
Alabalık yetiştiriciliği işi iki sezondan oluşuyor. Yılın altı ayını yazlık barajda geriye kalan altı ayını da kışlık barajda alabalık yetiştirmekle geçiriyoruz ve Kuzgun Barajı bizim yazın üretim yaptığımız tesisi barındırıyor. Bu yüzdendir ki baharda Kuzgun Barajı'na geliyoruz. Bu bahar da her bahar olduğu gibi geldik teisimize ve tesisin eksik gediğini gidermekle işe başladık. İşlerimiz balıkları içinde tutuğumuz ağları kontrol etmekten, kış boyunca su almış olan kayıklarımızın suyunu boşaltmaya kadar çeşitli işlerden oluşuyor. Yine bu işlerle uğraşıp yorulduğum bir günün ardından uyudum ve sabah uyandığımda kapıyı çalan köyün muhtarı oldu.
Muhtarı içeri davet ettim, çay içtik, hoş beş ettik ve geldiğinden beri elinde duran kağıdı bana uzatıp ''buyur, mazbatan'' dedi. ''Ne mazbatası muhtar? Hayırdır muhtarlığı bana mı devrettin'' diye şaka yaptım ben de. Meğerse beni, köyün 1. Asıl Azası seçmişler. ''Ulan ben bu köye daha üç yıldır geliyorum, köyde başka adam mı yok ki beni köye aza seçiyorsunuz'' demek geldi içimden ama demedim, çünkü muhtar mazbatamı verdikten sonra olayı açıklamaya başladı. Muhtarın açıklamasına göre; aza listesini doldurmak için beni yedek üyeler arasına yazmışlar, fakat ilçe seçim kurulunda işler karışmış ve ne hikmetse beni 1. Asıl üye olarak atamışlar. Elbette şaşırtıcı bir durum bu ama pek tabii beni Muhtar olarak da seçebilirlerdi, buna da şükür.
Not: 31/03/2024 tarihinde yapılan Mahalli İdareler Genel Seçimi sonucu ALİHAN KOTAN TC(9999999999) ERZURUM ili, AZİZİYE ilçesi, ÇAMLICA Mahallesi İhtiyar Heyeti 1. sıra Asıl Üyeliğine seçilmiştir.
Harika bir paylaşım olmuş 👏🙂
YanıtlaSil