18 Ekim 2024 Cuma

Ama Ben de Varım


Sıkıldın mı?

Bunaldın mı kendinden?

İçinde olduğun bedenden yoruldun mu?

Bir de etrafındakilere sor. 

Bakalım onlar da yorulmuşlar mı oldukları kişi olmaktan. 

Yalnızca sen ya da ben yorulmuş olamayız her kim isek o olmaktan.

Muhakkak başkaları da vardır. 

Muhakkak başkaları da vardır.

Muhakkak başkaları, davardır.

Evet.

Başkaları davardır.

Yani bir düşünsene yolda yürürken karşı kaldırımdan yürüyen ve mal mal sana bakan bir davar görmedin mi hiç?

O kişi kimdi?

Başkasıydı işte.

Evet o bir davar.

Hatta bazıları devedir, bazıları at.

Her ne kadar binek olarak kullanılmasa da çoğusu davardır ve üzerine başkaları biner.

Ama çoğusu da vardır.

Varlar ve fikirleri de var.

Varlar ve kendi değer yargıları da var.


Hiç kimsenin fikrini duymak istemiyorum ben .

Zira kendi fikirlerim bana fazla bile geliyor.

Bir fikir daha kaldıramam.

Kimsiniz lan siz bana fikir verecek?

Amına koyduğumun davarları.

Ben kendi kararlarımı kendim verebilecek kudrete sahibim.

Başkalarının benim hakkımda verdiği kararların kölesi değil.

Bizatihi kendi doğrularımın efendisiyim.

Kimsiniz oğlum siz bana öğüt verecek.

Kimsiniz oğlum bana değer yargıları dayatacak.

Ben sizden değilim.

Benim kendi doğrularım kendi yanlışlarım var.

Eğer bir değer yargısına ihtiyacım varsa bunu köhne yargılarınızda bulamam.

Kendim düşünürüm, kendim karar veririm.

Kendim uygularım.

Çünkü ben varım.

Ama işin kötüsü siz de varsınız.

Lakin ben var olduğunun farkında biriyken.

Siz davarsınız.

Hiçbir şeyin üzerine düşünmeden, tartmadan olduğu gibi kabul eden bir sürüden ibaretsiniz.

Oysa ben her şeyi sorguluyor, sorguluyorum.

Sonra aklıma yatanı tutup kalanı atıyorum.

O attıklarımın hepsi sizin kabulünüz.

Yapacak bir şey yok varsınız işte.

Ama ben de varım.


15 Ekim 2024 Salı

Erzurum'un Delileri 2

Ailesi tarafından eline tutuşturulan sakız, çakmak yahut çakmak gazı gibi malzemelerle bütün Erzurum'u dolaşan ve elindeki sakızlarla yanaştığı insanlara sakız almalarını salık veren pazarlama dahisi bir delimiz daha var: Deli Memmet. Kendisinden sakız almayı reddeden insanların dini-milli ya da diğer insani duygularıyla oynayarak satış yapmak çerçevesinde gelişmiş, tam bir gerilla pazarlama örneği olan satış stratejisinin işleyişi şu şekilde: Delimiz satmak istediği ürünler elinde olduğu halde avına kararlılıkla yaklaşır. Ardından elinde satmak için hazır bulundurduğu ürünü avına uzatarak satın almasını söyler. Eğer bahse konu av bu satın alım işlemini gerçekleştirmezse delimizin gizli silahı ortaya çıkar ve delimiz kendisinden ürün almayı reddeden kız babasını ''Almazsan kızına küfüy edeyim.'' diyerek ikna eder. Genelde ediyordur ama kızını aşırı seven ve kendisine satış yapmak isteyen kişinin bir deli olduğunu anlayamayan babalara denk gelince dayak yemişliği de çoktur Mehmet'in. Ayrıca muhafazakâr avlarını ''Almazsan Allah'a söveyem.'' demek marifetiyle elindeki ürünü satın almaya mecbur bırakan pazarlama uzmanı delimiz, satış yaptığı bölgenin dini ve milli hassasiyetlerine yönelik pazarlama stratejisiyle Coca-Cola'nın ramazanlarda yaptığı aile meclisi reklamlarına taş çıkarır niteliktedir. Bir de ''tam para'' fetişi olan bu mümtaz delimizin elinde elli kuruş varsa o elli kuruşu bir TL'ye tamamlaması gerekir ve yarım paralardan nefret eder. 

    Bir gün akşamüzeri kahvehanede otururken bu deli girdi içeri ve geçip bir masaya kuruldu. Masaya oturunca bir çay istedi ve çıkınını masanın üzerine açtı. Bu çıkın onun cüzdanıydı ve o günkü hasılatı saymaya çalışıyordu. Önce kağıt paraları saydı, ardından demir liraları saymaya başladı. Demir birliklerden sonra yirmi beş ve elli kuruşları  kuruşları bir liraya tamamlayarak saymaya devam etti. Bütün demir paraları tamladıktan sonra elinde bir tane elli kuruşluk kaldı ve bu artan yarım lira ile sağına soluna bakmaya başladı. Hemen yan masasındaki adamın yanına gidip avucundaki elli kuruşu adama göstererek acizlenen bir dille ''Bene elli kuyuş vey.'' dedi. Adam elini cebine attı ve dilenci sandığı bu deliye cebindeki bütün bozukları verdi. Bu bozukların içinde bir liralar elli kuruşlar ve yirmi beş kuruşlar vardı. Memmet parayı veren adamın önünde dikilir halde beklerken avucunun içindeki paraları tamam etmeye çalıştı fakat bütün paraları tam ettiğinde elinde fazladan yirmi beş kuruş kaldı. Önce artan yirmi beş kuruşa baktı sonra parayı ona veren adama dönüp ''Yani ki eylik ettin he, anan amına goyim.'' dedi.

    Deli Kadir: Bu deli daha önce anlattığım delilerin en tehlikelisi olabilir. Yine de cana bir zarar vermez ancak malınıza ziyanı dokunabilir. Siz kahvehanede oturmuş yeni gelen çayınızdan daha bir yudum almadan ve yeni açtığınız sigara paketini masanın üzerine çıkarmışken gelip, önünüzde duran ve dumanı üstünde çayı masadan alıp bir dikişte içebilir. Ardından masanızın üzerinde duran sigaranızı göstererek ''Hele bi tene cigara veeeerrrr!'' diye bağırabilir. Bu yüksek oktavlı ses karşısında ona itaat etmek isteyebilir ve sigarayı verirsem buradan savuşup gider diye düşünebilirsiniz. Ancak sigarayı verdikten sonra '' Bide bi yaaaahhhhğğğğ!'' diye haykırır. Eğer kulağınızın dibinde böyle bağırılmasına alışkın değilseniz Deli Kadir geldiğinde sigaranızı cebinize koyup çayınızı elinize alabilirsiniz.


    Deli Nazif: Eskiden Erzurum'un hızlılarından olduğunu işittiğim Nazif, adı gibi naif ve zararsız bir deli. Konuşmalarının sonuna ''He mi? He. He vallah.'' gibi şeyler eklemeden bitiremiyor cümlelerini ve sürekli bir yerlere gideceğinden bahsediyor. Bir gün İstanbul'a gideceğini bir başka gün ise Almanya'ya gideceğini söylüyor. Ya da İstanbul'dan gelecek birinin ona yardım edeceğinden dem vuruyor. Eskiden hızlı olduğunu söylediğim Nazif memleketin en şık kıyafetlerini giyip öyle geziniyormuş ortalıkta ve o zamanlar henüz aklı yerindeymiş. Tam olarak neden aklını yitirdiğini bilemiyorum fakat aile üyelerinden kayıplar yaşamış ve buna katlanamamış gibi şeyler işitmiştim. Peki şimdi nasıl giyiniyor dersiniz Şık Nazif Efendi? Kim ne verse onu giyiyor. Hiç aldırmıyor giyimine kuşamına. Onu pembe bir kız çocuğu montuyla dolaşırken de görebilirsiniz, bir takım elbiseyle de ve fakat spor ayakkabılar yahut terlik giymiş olabilir ayağına. Kendisinden bahsederken ''İstanbul'dan doktor gelsin Nazif'i ameliyat etsin.'' diye bahseden Üçüncü Tekil Nazif nevi şahsına münhasır konuşmasıyla da ilgi çekici delilerimiz arasında yer alıyor.

...






6 Ekim 2024 Pazar

Hükümet'in Kadın Ajanları

Genç adam elleri ceplerinde dalgın dalgın dolanıyordu. Rüzgar, artık iyice seyrelmiş olan  güçsüz saçlarını yalayıp diğer tarafa yatırıyordu. Saçlarının rüzgara dayanak olmadığı ve de saçlarına dokunulmasını sevmediği için kapüşonunu rüzgarın şefkatine inat kafasına geçirdi. Derken birden telefonu tatlı tatlı çaldı sandı fakat telefonu çalmıyordu. Bacaklarındaki kıllar pantolonunun cebindeki telefonun ağırlığıyla eziliyor ancak saç tellerinin aksine güçlü oldukları için titreşim havası veriyordu yürürken. Zil sesi ise gaipten geliyordu. Yürümeye devam etti genç adam ve bulanık havanın yağabileceğinden endişe ederek evine gitti. Eve vardığında üstünü başını çıkarıp pijamalarını giydikten sonra telefonunu eline aldığında iki bildirim gördü ekranında. Bildirimler, içerisinde evlilik düşünen, düşünmeyen, düşüneyazan, düşünümtırak vaziyetlerde olan ve içlerinde düşkün, düşsüz ve de işsiz güçsüz bir takım kimselerin birbirleriyle eşleştiği bir uygulamadan geliyordu. 

    Bu bildirimlerin dediğine göre kendisinden hoşlanan bir kadın onunla tanışmak istediğini belirtiyor, konuşmak istiyordu. Genç adam hemen kadının profiline girdi ve üç-beş resmine bakınca aşık oldu ona. Kadının fotoğraflarıyla aşk yaşamaya başlayan genç adam heyecanlandı ve kalbi yerinden çıkacakmış gibi dövünce göğüs kafesinin surlarını, kadına cevap yazmak istedi. Kendini tanıtıp bu duruma olumlu baktığını belirten bir mesaj gönderdi. Ardından muhabbetleri şerbetlenen ikili zaman zaman aşık olup çoşarken zaman zaman ise maşuk olmanın verdiği hüznü paylaştılar. Aradan bir ay geçmemişti ki genç adam kadının yanına varmayı ve onu görmeyi dilediğini belirtti. 

    Genç adamın bu tutumu kadını sevindirmiş göründü. Fakat aynı zamanda gerdiği de bir gerçekti. Bu gerginliği sevgilisine de bulaştıran kadına genç adamın cevabı şöyleydi; 

Sen gülün goncasısın
    niye böyle gerildin
Göklerden indirildin
    yüreğime verildin
Değil maksadım germek
    seni kendime almak
Çünkü sen seçtin beni
    her anıma serildin

Benim gibi herkesler
    bir tanrının kuludur
Senin gibi bir-çoklar
    fukaranın puludur
Bırak da ben olayım
    yüreğindeki sızı
Öğrenelim birlikte
    hangi filmin sonudur

Bunu duymak kadını rahatlatmış göründü ve bu genç adamla anılmaktan mutluluk duyduğunu hissetti birden. Kadın huzur bulunca genç adamın da güveni tazelendi ve kesin bir kararla bir gün belirlediler. O gün de genç adam yola çıkacak ve memleketin diğer ucuna, aşığının yanına gidecekti.

    Gün geldi çattı ve genç adam yola çıktı. Yolu yarıladığında kadının gerginliği nüksetmiş genç adamla tartışmaya başlamıştı ve fakat dönülmez akşamın ufkunda olan genç adam yangına körükle gitmemek gerektiğini bilmiyor haliyle de kadının üstüne gidiyordu. Kadın alttan almayı bilmeyen genç adamı üstten alıyor ve sık sık vazgeçtiğini yineliyordu. Genç adam bunun sebebini anlayamıyor, anlayamadıkça sinirleniyor ve seyehat ettiği otobüsün yolcularına aldırmadan kadına bağırıp çağırıyordu. Nihayet bir ayrılık konuşması yapıldı ve aşıklar zaten kesişmeyen yollarını yıkıp zaten yüzmeyen gemilerini yaktılar.

    Aradan biraz zaman geçti ve yolculuğuna bir molayla ara veren genç adam kara kara gideceği memleketi düşünüyor halde buldu kendini. En azından gider gezerim diye geçirdi içinden. Tam bu sırada bacağı titredi ve telefonunun zil sesini duydu. Fakat bu sefer ses gaipten gelmiyordu. Arayan kişi eski sevgilimtırağı kadındı. Konuşmak istiyor ve fevri davrandığı için özür diliyordu. Yoluna devam etmesini çünkü buluşacaklarını ve mutlu olacaklarını söylüyordu. Genç adam bu durumu anlamamıştı zaten. Olayın sıcaklığıyla ayrıldıklarına üzülememişti bile, ama barış ilan edilmiş olmasına sevinmişti. Bu şevkle yoluna devam etti genç adam ve kadınla otogarda karşılaşacağı anın merakıyla uykuya daldı. Gözünü açtığında tepesinde dikilen muavinin onu uyandırımaya çalıştığını ve muavinin arkasındaki camdan sisli tepelerin geçtiğini gördü. On beş dakika sonra otogara gelmişlerdi. Otobüsten indi ve muavine bavulunun yerini gösterip telefona sarıldı. Sevgilisini görmeyi umuyordu ama onu böyle uyku sersemi bir halde görmeyi ummamıştı elbette. Kadını aradı fakat telefonu çalıyor olmasına rağmen açılmıyordu. Bir terslik olabilir diye düşündü. Sonra kadını tekrar ve tekrar aradı. Kadın telefona cevap vermiyordu ve genç adam da otobüsten baya uzaklaşmıştı. 

    Otobüse dönüp baktığında otobüsün hareket ediyor olduğunu görünce, kulağında telefon olduğu halde otobüse doğru seğirtti. Otobüs gidiyordu ve yakalayamayacağı kesindi. Ancak o an tek başına duran bavulunu gördü. Bavulunun başında saatlerce bekledi, kadın gelmemişti ve telefonlarına da bakmıyordu. Otogardaki banklardan birine oturup otogarın uğultusunu dinlerken kadını tekrar aradı fakat bu sefer de aradığınız numaraya ulaşılamıyor diyordu. Kadının başına bir iş gelmesinden korkuyordu ancak öte yandan kadının onu aldatmış olabileceği de geliyordu aklına. Kadının başına bir iş gelmiş olmasını onu aldatmış olmasına yeğliyordu. Bu sırada mesajlaşmalarını kontrol etmeye başlayan genç adam kadının ona daha önce bahsettiği kafeye gitmeye karar verdi. Otogardan bindiği taksiye adresi söyledi ve oraya doğru yola çıktı. Bu yolculuk arabanın içindeki havanın sıcaklığı ve şoförün boktan muhabbetiyle iyice ısınıyordu fakat genç adam olanlar aklına geldikçe soğuk terler döküyor, döküyordu. 

    Bu esnada taksici, genç adama gitmek istediği mekana neden gitmek istediğini sordu. Genç adam ''Bir arkadaşımla randevulaştık, o yüzden gidiyorum.'' diye cevap verdi. Taksici ise ''Otogardan aldığım çoğu erkek o mekanda arkadaşıyla buluşmaya gidiyor.'' dedi. Zaten işkillenen genç adam iyice kötü olduğu için ''Abi vazgeçtim ben oraya gitmeyelim, sen en iyisi beni otogara geri bırak.'' dedi. Taksici hiç ikiletmeden kavşaktan dönüp otogara doğru yol almaya başladı. Kendisinin bir halt yediğini sanan taksici utancından konuşmaya devam etmedi. Genç adamı otogara bıraktı ve sırasını beklemek üzere arabasını durağa çekti. Genç adam ise elinde koca bir hiç olduğu halde memleketine dönüş biletini alıp uzakları seyrede seyrede evine döndü. 

    Bu sırada kadın başka erkeklerle eşleşmeye devam ediyordu elbette. Tuzağına düşürdüğü erkekleri seyehatlere çıkarıp seyehat acentelerini, yolda yiyip içtikleri ile otogarlarda ve dinlenme tesislerinde satış yapan esnafı, genç erkeklerin gittikleri şehirlerdeki kafeleri-restorantları zenginleştiriyor bu sayede evinde kös kös oturan genç erkeklerin harcamak için bir yer bulamadıkları paralarını harcamalarını sağlıyordu. Bu kadın sıradan bir kadın değildi. Bu kadın hükümetin kadın ajanlarından biriydi ve ona verilen parola ''Alın verin, ekonomiye can verin.'' idi. Hükümetin iç turizm ajanlarından olan bu kadın genç adama gerçekten tutulmuştu ama kutsal vazifesi yüzünden aşkını kalbine gömüp vatanına hizmet etmeye devam edecekti.

19 Eylül 2024 Perşembe

Erzurum'un Delileri 1

    On yaşıma kadar Aşkale'de yaşadım. Aşkale'deyken adını sürekli işittiğim bir deli vardı. Aşkaleli olmasanız bile hepiniz bu seslenişi duymuşsunuzdur: Deli Memmet. Deli Memmet zararsız bir deliydi ama aileler çocuklarını ''Deli Memmet'' ile korkuttukları için zararlı sayılıyordu. Deliydi ve ne yapacağı belli olmuyordu. Yoldan geçen bir adama parmak atabilir yahut adamın önünde diz çöküp yalvarabilirdi. Neden böyle yaptığıyla ilgili kimsenin bir fikri yoktu elbette ama bence deliler toplum onları olduğu gibi kabul edemediği için deli diye nitelendirilen ortalama vatandaşlardan ibaret. Neyse konumuz delilerin toplumdaki yeri değil, delilerin kendileri ve yaşamlarından garip hikayeler. Bu hikayeler ben Erzurum'a taşındığımda birikmeye başladı ve hala birikmeye devam ediyor. 

    Gez Mahallesi'ne taşındığımızda o mahalledeki evi satın alma sebebimiz gideceğimiz ilkokula yakın oluşu idi. Abim liseye geçmişti ve ben de orta okula geçmek için bir yıl o ilkokulda okuyup mahalleye alışacaktım. Kız kardeşimin ise o okulda geçirmesi gereken 3 yılı vardı. Mahalledeki arkadaşlıklarımız dövüş-tutaş gelişmeye devam ederken mahallede bir de delimiz olduğunu öğrendim. Aslında delimiz olduğunu öğrenmem biraz garip oldu çünkü akşamüzeri evimizin terasında otururken duyduğum ''de ve li'' seslerinin uzatılarak bağırılması beni mahalleyi kuş bakışı izlemeye itmişti. Mahallenin üst başında duran abimin yaşıtları yahut daha büyükler hep bir ağızdan ''deeeeeee-liiiiiiiiii'' diye bağırıyorlar ve mahallenin alt başında şişman kel bir adam onlara hitaben ''anan aaaaa-miiiiiii'' diye cevap veriyordu. Bu şişman kelin tek esprisi ona ''deli'' diye bağrıldığında ''anan ami'' diye cevap vermek değildi elbette. Deliydi, çünkü zeka geriliğinden ileri gelen yaş hesabı bilmeme gibi bir durumu vardı. Mesela mahallede koşup oynayan küçük bir kız çocuğuna aşık olmuştu bir ara ve yine aynı dönem tımarhaneye kapatıldığıyla ilgili bir şeyler işitmiştim. Fakat bir iki yıl sonra tekar çıkagelmişti mahalleye. Gez Mahalle'sine taşınır taşınmaz gördüğüm ilk deli adını bile bilmediğim bu ''deeeeee-liiiiiii'' olmuştu fakat son olmayacaktı.

    İkinci tanıştığım delinin ismi Ramazan ve kendisi Ramazan yahut Kurban demez mesaiye devam eder bir delidir. Hatırladığım kadarıyla onu şöyle tarif edebilirim: Karganın henüz bokunu yememiş olduğu, sasbahın en erken saatlerinde evini terkeden bu güzide delimiz, her gün utanmadan, sıkılmadan, yorulmadan ve de darılmadan bütün Erzurum'u karış karış gezerdi. Mahallemizden geçerken elindeki teypten kaideli ilahiler açar ve mahallenin ortasında kendinden geçercesine zikir çekerdi. Hay-huyların havada uçuştuğu mahallemizden geçerken çocuklara bağırır, bazen de toplarını tekmeleyip kaçardı. Aşkale'deki ''Deli Memmet'' gibi ''Deli Ramazan'' da ailelerin çocuklarını korkutmak için kullandığı bir metaydı ve popüler bir deliydi.

    Bir sonraki delimizin de yine ''deeeee-liiiiii'' gibi ismini bilmiyorum fakat ismini öğrenebileceğim kadar çok yaşamadığı içindir muhtemelen. Bu delimiz erkenden ölüp gittiği için olsa gerek, insanların hep şükranla yadettiği ve zararsız olduğuna inandığı şahsiyet sahibi bir deliydi. Kendisini tarif etmek gerekirse Amerikan rüyasını yaşayan homlıs bir vatandaşı getirebilirsiniz aklınıza. Zira kendisi bir homlıs idi. Ama öyle ''Morgıçdan battım, evim yok ,arabada yaşıyorum, çok kötü durumdayım.'' diyen az homlıslardan değil adam gibi adam ve arabasız, homlıs oğlu homlıs idi kendisi. Tabii kendisine yardım etmeye çalışanları kuduz bir köpek gibi ısırmaya çalışmasa insanlar ona kızmayacak ve yardım edeceklerdi ama işte kendini sevdirmemeyi pek severdi rahmetli. Bu arada kel göbekli değildi, saçlı ve göbekliydi. Bu zararsız delimizin Kuşkay Sitesinin olduğu tarafta, millete sikini salladığını duymuştum ama ısırdığı ve kendini sevdirmediği sadece benim uydurmam. Delinin de günahı alınmaz ya neyse. Biz 2005 yılında taşınmıştık Erzurum'a ve ben bu şahsiyet sahibi delimizi 2006 yılının yazında tanımıştım. Yanılmıyorsam kendisi henüz daha Gez Mahalle'sine alt geçit yapılmamıştı ki Kuşkay tarafındaki durakta soğuktan donarak öldü. Göbeğini örtmeyen kazağının yerine göbeğine gazete kağıtları örtmüşlerdi.

    Bu delilerin çoğunu Gez Mahalle'sindeki kahvehanelere takıldığım sırada tanıdım. Sıradaki delimiz kahvehanede tanıştığım ilk deli olan Ciuv Ayhan. Ayhan abi kendisinden işittiğime göre eskiden kuaförmüş ve bir hastalık geçirene kadar gül gibi geçinip gidiyormuş. Fakat geçirdiği hastalık nedeniyle eli çolak kalınca işini yapamaz olmuş ve işleri bozulunca karısı da onu terketmiş. Hal böyle olunca iş de bulamamış ve ortada kalmış. Ayhan abiye ''Ciuv'' diyince küfür ediyor. O yüzden adı Ciuv Ayhan. Yanından geçen biri ona ''Ciuv'' derse o da ''Basim'' diye karşılık veriyor. Ya da birisi onun kulağına bir şey söylerse o da kulağına söyleneni aynen karşısındaki kişiye söylüyor. Mesela biri gelip Ayhan abinin kulağına parmağını sokarsa o da illaki birinin kulağına parmağını sokmak zorunda hissediyor. Hülasa Ciuv Ayhan kahvehanedekilerin eğlencesiydi. Son zamanlarda göremiyorum kendisini ama ölmediyse kesin bir yerlerde birilerine basıyordur. 

    2015 ya da 2016 yılında Ramazan bayramının ardından kahvehanede bir arkadaşımla otururken Ayhan abi geldi ve yanımıza oturmak için izin istedi. Tabii biz de ona bir çay söyledik ve sohbet etmeye başladık. Sohbet ederken konu oruç tutmaktan açılınca Ayhan abi ramazanda tanık olduğu bir olaydan bahsetmeye başladı:

''La gardaş ramazanda avu kuşkayın oradan geçirem, bir de bahtım bir tene amına goyduğumun delisi durahta oturmuş, ayağ ayağ üstüne atmış, cigara içir. Hem de gündüz gözi.''

''La delisen baban amına goyim, niye ayağ ayağ üstüne atisan.''

Ramazanda sigara içen adamın ayak ayak üstüne atmasına sinirlenen Ayhan abi, beni hâlâ gülmekten öldürüyor.

6 Eylül 2024 Cuma

Sömürgeci Hayvanlar

    İçinde yaşadığımız toplumun dini inançlarına göre bizler en üstün varlıklarız. Dünya ve hatta Evren biz insanlar için kurulmuş ve hazır edilmiştir. Dolayısıyla henüz keşfedemediğimiz için uzaydan örnekler veremiyorum ama dünya üzerinde var olan diğer bütün varlıklar biz insanlara hizmet etmek için vardır. Mesela doğan ilk çocuğunu kurban etme geleneğine sahip olan Arap kavimler, artık çocuklarını kesmesin de popülasyonları biraz artsın diye tanrı, İbrahim'e gökten bir koç indirmiştir. Mesela kesilip yiyilebilmesi için etlik hayvanları ve yük taşıması için yüklük hayvanları yaratmıştır tanrı. Bu türde tanrı sözlerinden de anlaşılabileceği üzere ve hayatın ilerleyişi bu yönde olduğu için bizim toplumumuzda ve diğer toplumların çoğunda hayvanların insanlara hizmet etmek için var olduklarına inanılmaktadır.
    
    Yüzeysel olarak bakıldığında etinden, sütünden ve yumurtasından beslenerek faydalandığımız hayvanların, yününden ve tüyünden giyecekler üreterek faydalanıyoruz. Mesela atalarımız yün eğirerek elde ettikleri ipleri ot kökleriyle boyayarak renklendirmiş ve ''halı, kilim, paspas, yolluk kenarına, halıflex kenarına beş dakikada yapılır, hemen teslim edilir.'' şeklindeki slogan ile hayatımıza giren overlok ve benzeri oto dokuma makineleri çıkana kadar dokuma tezgahlarında halılar dokuyarak ve bu dokunan halıları pazarlarda satarak yaşamışlardır. Yahut hâlâ bile evlerimizde bulunan yüklüklerde üzerlerinde yatacak misafirleri bekleyen yün döşeklerimiz var. Bundan başka Erzurum'da yaşayan kadınların kullandığı ve adına ''ehram'' denen bir giysi var. Bu giysi koyun kılından sıkıca dokunmuş ve rüzgarı geçirmemesiyle ona bürünmüş kimseyi soğuktan koruyan aynı zamanda hava alabildiği için yazın da giyilebilen, çok kullanışlı olan ama artık kimsenin giymeyi tercih etmediği yöresel bir dış giysidir. Ayrıca hayvan derilerinden ceket, kemer, ayakkabı gibi giyecek ihtiyaçlarımız karşılanır ve kaz tüyü montlar giyip kuş tüyü yastıklarla uyuruz. 
    
    Az önce bahsettiğim gibi eğer yüzeysel bakarsak durum aşağı yukarı böyle görünmekte ve doğada bulunan her şey (ki buna ağaçlar, kuşlar, börtü ve böcekler, çayırlar-çiçekler, batak ve de çataklar falan da dahildir.) hizmet eder insana. Bu düzlemden bakınca bize hizmet etmek zorunda olan ve bu hizmeti çoğu zaman canları pahasına veren hayvan ve tabiatın diğer canlılarına üzülmemek elde değil. Evet üzülmek elde olmasına elde ama üzülmek neyi değiştirir ki? Söyleyeyim. Hiçbir şeyi değiştirmez. Mesela ''Yaa ben hayvansal gıda tüketmiyorum.'' diyip iyice ota samana yüklenirsin ki bu durum insanın protein alması gerekliliğini görmezden geliyor ve mesela çocuğunu vegan usüllerle beslemeye çalışan bazı annelerin(!) kendi çocuklarını öldürdüğü bir dünyada yaşıyoruz artık. Bundan başka, otla beslenmeye çalışınca tüketmek istediğin ve ekstra talep oluşturduğun ot ürünlerinin yetiştirilmesi için fazladan on binlerce hayvanın ölmesine de sebep olacaksın. Zira tarla-tapan işleriyle uğraşanlar bilir; köstebeğinden tavşanına, domuzundan kargasına, ekim yapılan tarlanın etrafında gezen bütün hayvanlar o ekine zarar vermektedir. Dolayısıyla ölmeleri o ekin için emek eden vatandaşın emeğinin çöp olmasına yeğlenecektir. Demem o ki ineğin de bir canı var köstebeğin de ve her ikisi de değerlidir. Ancak inek yiyilebilirken köstebek bok yoluna gitmiş olacaktır. Aslında bok yoluna gitmez çünkü insan yemiyorsa kurt kuş da mı köstebek eti yemiyor. Yiyor elbette ama ölümü ile insanlara hizmet etmiş sayılır mı köstebek bilemiyorum.

    Bu anlattıklarıma bakınca iki ucu boka paralel olarak dalmış bir değneğe bakar gibi iğreniyor hissedebilirsiniz. Yani durum merhametli insan için böyle en azından. Oysa ben yıllarca bu değneğin neden boka düştüğünü sorgulamaktansa insan olduğum için kendimden ve insan oldukları için diğer herkesten nefret etmiştim. Gerçi hâlâ insanlardan nefret ediyorum ama doğadaki her şeyi kendilerine hizmet etmesi amacıyla kullandıkları için değil. Çünkü doğada her şey birbirine hizmet ediyor. Bu konuyla ilgili arı-polen ilişkisi örnek gösterilir ama ben meselenin boyutunu büyüterek büyük resmi görmenizi sağlamayı hedefliyorum. Bu yüzden ormanda gezen ve yiyecek bir şeyler arayan bir ayıyı ele alalım ve bu ayı oğlu ayının yanından geçerken güneş altında parıltısını gördüğü kırmızı meyveli bir ağaca, bir kızılcık ağacına yaklaştığını düşünelim. Ayı kızılcık ağacına dadandığında açlığını giderebilmek için ağacın bütün meyvesini yiyecektir. Ayı daha kızılcıkların hepsini yiyemeden, dişlerinin arasından sağ kurtulmayı başaran bazı kızılcık çekirdekleri ayının midesini boylayacaktır. Ayının midesindeki sindirella hormonu tarafından sindirilmeye çalışılacak fakat çekirdeklerin kalın kabukları sayesinde sindirilemeyecektir. Sindirme işlemi başarısız olunca diğer posalar gibi ayının vücuduna kârı olmayacak her şey boşaltım sistemine gönderilip ayı bir başka ağaç aramaktayken boşaltım sistemi tarafından vücuttan dışarı atılacaktır. Peki bilin bakalım bir kızılcık ağacının oluşması için gerekli şartlar nelerdir? Evvet! Doğru bildiniz. Tabii ki üzeri güneş alan ve altında nemli toprak bulunan bir porsiyon ayı kakası. Yani yediğiniz orman meyveli her şeyi biraz da ayı kakasına borçlusunuz. Bu arada eskiden buralar hep dutluktu denilen yerlerin hep dutluk olmasının sebebi de insanlar ve bu iş tuvaletin icadından önceye dayanıyor.

    Bu olaydan da anlaşılabileceği üzere ayılar soylarını devam ettirmek için meyvesi olan ağaçlara ve meyvesi olan ağaçlar da sayılarını artırmak için boşaltım sistemi düzgün çalışan ayılara ihtiyaç duyar. Böylelikle her iki tür de neslini yüzlerce yıl devam ettirmiş olur. Gel gelelim insanlara, insanlar da diğer bütün türler gibi içinde yaşadıkları doğaya bağımlıdır. Nasıl ki doğada tek başına yaşamaya çalışan bir ağacı karıncalar sararsa ve bu durum ağacın ölmesine neden olursa doğada yalnız kalan bir inek ya da koyun da etrafı anında kurtlarla sarılacağı için hayatına devam edemeyecektir. Bunların sürü halinde yaşayabileceklerini iddia edenler olabilir fakat eğer önden giden koyun bir uçurumdan atlarsa bütün sürü peşinden gelecek ve nesilleri yok olacaktır ya da sürü halinde gezen inekleri kurt, ayı yahut insan gibi yırtıcı canlılar avlayıp afiyetle yiyeceklerdir. Dolayısıyla bu hayvanlar insanların onları korumasına muhtaçtır. Bunun karşılığında ise insanlara sütlerinden, yünlerinden ve doğum yaptıkça can ve cananlarından vermektedirler. Bu onların bilinçli yaptığı bir şey değil elbette fakat bu onların savunma mekanizmalarının bir parçası. Yani onlar yaşamak için insanlara, insanlar da yaşamak için onlara muhtaçtır diyebiliriz. Bunun dışında sırf her gün otları önlerine koyulsun, aşıları zamanında yapılsın, otlaklarda meralarda rahat rahat gezip gönüllerince çiftleşip doğumları için de veteriner çağrılıp sancısız doğum yapsınlar diye insanların saf duygularıyla oynayan bu hayvan oğlu hayvanlar, insanlar onları kesip yemeye kalkınca ortalığı ayağa kaldıran vegan sürülerine hiç aldırış etmeden kuzu kuzu gelip boyunlarını bıçağa sürterek intihar ediyorlar. Çünkü yedikleri bokun onlar da farkında ki buna ses çıkaramıyorlar. Hülasa bu kıssadan da anlaşılabileceği gibi sömürgeciliğin sonunda elem ve azap vardır ve şüphesiz sömürgecilerin hepsi bir gün boynunu bıçağa sürtecektir.

15 Ağustos 2024 Perşembe

Travmalı Fıransız

Sabah saat altı gibi uyandım ve balıklara atacağım yemi arabaya yükleyip suya indim. Torbası yirmi beş kilo gelen yemleri kayığıma yükledim ve henüz hava sisliyken çıktım yola. Tesisi bulmak zor olmadı. Gerçi giderken önümü görmediğim için bir iki tane halata takılma vakası yaşadım ama kıçtan takma motorlara özgü manuel tirim sayesinde halatların üzerinden motoru atlatarak yoluma devam ettim. Tesise vardığımda yavru balıkların olduğu kafeslerden birinin yanında suya düşüp boğulmuş olan bir dinozor gördüm. Dinozor diyorum çünkü bilindiği üzere ve benim de akşam olup karanlık çökünce kulaklarımla bizzat şahit olduğum üzere dinozorlara özgü sesler çıkaran göçmen kuşlardan biriydi bu. Bu sene Kuzgun Barajın'a göçerken önce Kuzgun'a ardından da suda boğularak öte dünyaya göçeceğinden bihaber bu kuşu kafesin yanından, ölüsü yavru balıklara parazit bulaştırmasın diye uzaklaştırdıktan sonra balıkları yemleye-yemleye bütün tesisi gezdim.
    
    Tesisdeki bütün balıkların iyice doyduğundan emin olunca gölün üzerindeki sis hala dağılmamış olmasına rağmen önümü görebileceğim kadar dağıldığı için kolayca kıyıya vardım. Hava soğuktu. İki bin metre rakımdaki bu gölde balık büyütmenin zorlukları saymakla bitmez fakat bu zorluklardan en kolayının soğukla mücadele etmek olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Kıyıya döndüğümde havadaki azot yahut karbonmonoksit ya da her ne zıkkım-dioksitse onu önemsemeden kıyıda birikmiş halde duran naylon çuvalların götüne ateşi verip ikamet ettiğim karavanıma doğru yola koyuldum. Sabah gelirken önceki gece yağan yağmurun ıslattığı çamurlu yolda bıraktığım izlerin hala taze göründüğünü farkettim. Fazla uzaklaşmış olmamalıydım. Nihayet karavanıma dönüp demliğin de götünü tutuşturduktan sonra kahvaltımı hazırlamaya koyuldum. Bu sırada dışarıdan bir ses duydum. Bu ses bir araba lastiğinin toprağı yavaşça çiğnerken çıkardığı sese benziyordu fakat çok daha cılızdı. Ben de kapının önünde dolaşan bir köpek olduğunu düşündüm ve camdan bakmak zahmetinde bile bulunmadım. Ardından köpeğim Ceku'nun havladığını da duyunca iyice emin oldum bundan. 
    
    Kahvaltımı ettikten sonra son olarak sigaramın götüne ateşi verip dumanıyla gönlümü şenlendirmeye başladım. Sigaramı içerken komşumuz olan firmanın çalışanlarından Yakup'un adımı bağırdığını işittim. Ne kadar fazla konuştuğu düşünülünce anlamlı bir şeyler söylediğini sanabileceğiniz biriydi Yakup. Bu kadar fazla konuşunca insan bir şeyler anlatmış olmalı diye düşündürüyordu bana ve fakat söylediklerinin anlam bütünlüğü olmadığı gibi konudan konuya uçları birbirine değmeyen tilki kuyrukları misali atlayınca insanın beynindeki tilkiler de bir duraksamıyor değildi. Neyse ki artık hayatımda Yakup adlı bir karakter yok. Kendi gitti ismi de kalmadı yadigar. Ne diyelim, yolu açık olsun. Evet, Yakup adımı bağırmış ve beni yanına çağırmıştı. ''Kim bilir ne anlatacak ve yine kafamı sikecek'' diye düşünürken ağzımda sigara, elimde tesbih, kafamda şapkamla çıktım dışarı. 

- Ne var la Yakup? diye seslendim.
- Yav hele gel bah ambu ne diyir, dedi

    Yanlarına gittiğimde düzgün yapılı orta boylu ve tahminimce yirmili yaşlarının ortalarında bir genci, yanında bisikleti ve bisikletinin üzerinde heybelerce kamp malzemesiyle bekler gördüm. 

-Ne istisen oğlum, Dedim. 
-Yav ambu yabanci herhalde, bir şeyler sorir da anlamiram. Bah ki ne diyir, dedi.
-Tamam sen işine bak, diyip Yakup'u gönderdim.
-Hi my name is Alihan brother. Welcome to Kuzgun, dedim ve ben bunu dedikten sonra ağlamaklı gözleri büyüyen genç adam:
-Hi Alihan. My name is Henri. Nice to meet you, dedi. Beni tanıdığına mutlu olduğu her halinden belliydi.

    Ardından sorununun ne olduğunu sordum ve bana burada kamp kurmak istediğini söyledi ve çadırını nereye kurarsa rahat edebileceğini sordu. Ben de rüzgar almayacağı ve yatacağı yerde taş olmayacağı şekilde bir yer gösterdim ona. Henri bana teşekkür etti ve ''Ben şimdi çadırımı kurup yatacağım yeri hazırlayacağım.'' diyip gösterdiğim yere konmak üzere yanımdan göçtü. Ben de işlerimle ilgilenmeye döndüm. Fıransız'ı kahvaltıya çağırmak gelmedi aklıma. Bu arada yan firmaya, ''kırk ayak'' diye tabir edilen, tırdan biraz küçük bir kamyonla yem geldi. Yemin sahibi yemi depoya indirmek için benden yardım istedi ben de yemini depoya indirmesine yardıma gittim. Bu iş aşağı yukarı üç saat sürdü ve ardından yemek hazırladı komşu bize. Yemeği yedikten sonra güneş tepeyi aşmış ve zaman hayli geçmişti. Saat üç sularıydı ve Fıransız aklıma bile gelmiyordu. Ne de olsa bir şeye ihtiyaç duyunca arayacağı kişi bendim. Gelip beni bulmadığına göre ya beni bulamadı ya da bir sıkıntısı yoktu. Derken akşam vakti geldi ve balıklara akşam yemini vermek icap etti. Ben akşam yemini verirken düşünen bir somon gördüm. Her zaman yaptığım gibi düşünen balıkları yukarı getirip köpeğim Ceku için pişirmek istedim. Bu arada düşünen balıktan kastım hastalanmış balık yani fazla yem yemiş ve yediği yemi sindiremediği için hipertansiyondan gözleri pörtlemiş ve neticede kör olmuş balık. Bu balıklar kör olduğu için güneşli vakitte bile suyun yüzeyinde yüzerler ve sağa sola çarpmamak için yavaşça yüzdüklerinde derileri iyice yanarak kararır. Bunlara kararmış balık da denir, kör olmuş balık da. Ama ben yavaş yavaş yüzdüklerinden ve güneşte kalıp karardıklarından olsa gerek ''kara kara düşünmek'' deyiminde anlatılan düşünmek eyleminin böyle bir şey de olabileceğini anlatmak adına ''düşünen balık'' diyorum onlara. Hastalanan balıkların bazıları da yan veya ters yüzmeye çalışırlar ve benim için kolay avlar haline gelirler. Ben de onları yakalayıp köpeğim Ceku'ya pişirir yedirirdim. Bu arada Fıransız'a vermek üzere bir buçuk kiloluk bir somon balığı da çıkardım ve yukarı gedim.
    
    Yukarı geldiğimde Fıransız çadırında yoktu. Bisikletini de etrafta göremeyince gezmeye çıktığını düşündüm. O gelene kadar en azından balığı temizleyeyim dedim ve balığı temizledim. Ceku için pişireceğim balıkları da temizledim tabii ama neredeyse hava kararmasına rağmen Fıransız gelmiyordu. Ben de Ceku için temizlediğim ''düşünen somon'' ile birkaç küçük balığı temizleyip ateşi yaktıktan sonra ateşin yanındaki taşların üzerinde pişmeye bıraktım. Ceku ise yemeği pişerken ateşin yanında uyukluyordu. Birden Fıransız çıkageldi. Fıransız'ın bisikletini bize doğru sürdüğünü gören Yakup'da bize doğru gelmeye başladı. Fıransız'a lisan-ı münasip ile bir balık vermek istediğimi ve bu balığın onun akşam yemeği olabileceğini ayrıca benim de kamp yapmayı sevdiğimi fakat imkan bulup yapamadığımı söyledim. O ise bana zaten sen burada kamp hayatı yaşıyorsun gibi bir şey söyleyip hediyem olan balık için ''ya ne gerek vardı'' nın ingilizcesini ekleyerek kabul etti. Aslında yanında sosis varmış onu pişirip yiyecekmiş akşam yemeği olarak ama bu balık çok makbule geçmişmiş. Onun için balığı temizlemiş olmam da büyük incelikmiş. Ulan Fıransız helal lan sana. Bir de eller kadir kıymet bilmiyor derler. Bak adam hem kadir biliyor hem kıymet. 

    Fıransız yanımızdan gidince Yakup bana bakıp ''ne gonuşduz la adamnan?'' dedi. ''Yakup'cuğum bu Fıransız'larda adetmiş bir yere gittiklerinde ilk karşılaştıkları adam yahut kadın farketmeksizin çadırlarına davet ediyorlarmış. Eğer teklifi geri çevirirsen de çok pis darılıyorlarmış ama darılmakla kalmayıp o kişiyi kafaya da takabiliyorlarmış çünkü bu büyük bir nezaketsizlikmiş. İşte bizim Fıransız'da seni çağıracakmış ''Ama biraz çekiniyorum.'' dedi. Ben de ''Çekinme Henri'' dedim, ''Yakup çok cana yakındır hem de konuşmayı da çok sever, siz hemen kaynaşırsınız.'' dedim. E bir de adama somon verdim ya ''Ben o zaman somonu pişirip mumları yakar Yakup'u öyle çağırırım.'' dedi. Ben Yakup'a bunları anlatınca; Yakup'un çeyrek altın gözleri cumhuriyet altınına döndü ve ''Bene ne gardaş. Ben niye gidim onun çadırında oturim. O gelsin bizim evde oturağ işte, hem de mum yakacakmış o nerden çığmış, mumi nehe yahacahmış ki yani?'' dedi. ''Sakin ol şampuan adamların kültürü bu yani napalım gideceksin ama dikkat et ha bakarsın oğlancı falan çıkar, bu ecnebilere güven olmaz. Baktın ki kötü şeyler olmaya başladı bağır ben hemen gelirim.'' dedikten sonra karavana döndüm. Dönerken de ''Sen de git evde bekle o seni çağırır mutlaka.'' dedim.

    Yakup'u evine gönderdikten sonra karavanda akşam kahvaltımı yapmak üzere yine ateşledim demliğin götünü. Ben demlikteki suyun kaynamasını beklerken kapı çaldı. Gelen Fıransız Henri idi. ''Come inside my friend.'' dedim ama içeri gelmektense beni pişirdiği balığı yemeye davet etti. ''Bana bak ulan Fıransız, ben kara kuru bir uşağım. Sen en iyisi beni vazgeç, git Yakup'u çağır.'' dedim. ''Ben balık yiyemiyorum balığa alerjim var ama Yakup balık yemeye bayılıyor.'' diye de ekledim. Bunu duyan Fıransız Yakup'un ingilizce bilmediğini ve benimle sohbet etmek istediğini söyleyince. ''Neden olmasın my friend.'' dedim. ''Sen balığını ye sonra gel burada oturalım.'' diyip Fıransız'ı gönderdim. Bu arada Yakup'u bize akşam kahvaltısına davet ettim. Yakup geldi kahvaltımızı ettik ve tam yeni demliğin götünü ateşlemiştim ki Fıransız açtı karavanın kapısını. ''Come sit share our tea.'' dedim. 
    
    Fıransız başıyla dil bilmeyen Yakup'u selamladıktan sonra nasılsın ne yapıyorsun burada tam olarak diyerek beni sorgulamaya başladı. Ben de ona ne iş yaptığımı neden bu dağ başında durduğumu falan anlattım. İşin büyüklüğünü yurt dışına ihracat yapıp yapmadığımızı sorduğunda bu işe girmek istediğini düşündüm. Bu arada Yakup çayını içerken cümlemin bittiği her noktada ''Ne diyir la? Ne gonuşisiz la?'' gibi cümleler kuruyordu. İlkin bu cümleleri ona birebir çevirmeye çalıştım ama baktım ki İngilizce-Türkçe çeviri yapmakta zorlanıyorum. Bu sefer Yakup lafa atladıkça ona bakan Fıransız'ın onunla ilgili şeyler söylediğini ve arada Yakup'un da yandaki firmanın çalışanı olduğunu, onun da ismini vererek anlattığımda sürekli Yakup'a bakıyor oluşunu gözlemledikten sonra Fıransız'ın söylediklerinin Yakup'la ilgili olduğuna dair hikayeler uydurmaya başladım. Bir süre sonra Yakup'un, Fıransız Henri'nin ölen sevgilisini andırdığına kadar getirdim işi. O yüzden kanının Yakup'a çok kaynadığını ve o sebeple buraya geldiğinde ilk başta onun yanına gittiğini falan söyleyince Yakup'un sarı yüzü kızarmaya başladı. Yakup'un kızardığını gören Henri, Yakup'un neden kızardığını sorunca bu sefer de Henri'ye yalan söylemeye başladım. ''Yakup bir homoseksüel ve galiba senden hoşlanmış o yüzden kızarıyor. Konuşamadığı için sana soramıyor ama merak ediyor senin cinsel tercihini.'' Bu sefer Henri'nin soluk benizi başladı kızarmaya ve kendisinin kadınlardan hoşlandığını hatta gezileri sırasında tanıştığı fakat şimdilerde ayrı düştüğü bir kadınla evlenmeyi düşündüğünü söyledi. Fakat bunları yine Yakup'a bakarak söylediğinden bana gün doğdu. 

    ''Yakup.'' dedim ''Bak adam kıpkırmızı oldu oğlum. Bana az önce Yakup'tan hoşlandım diye bir şey söyledi yani üstü kapalı söyledi ama ben anladım söyleyişinden.'' diye devam ettim. Ben bunu diyince sinirlenen Yakup ''Sikerem ben bunu ha.'' dedi. ''Tamam oğlum işte artık aranızda halledersiniz.'' dedim. Ben bunu diyince iyice sinirlenen Yakup '' Ben gidirem bu amına goyduğumi da yolla burdan getsin yohsa köti olacağ.'' dedikten sonra elindeki bardaktan son yudumunu alıp bardağı masaya vurdu. O, bardağı masaya sertçe bırakınca bizim Fıransız irkildi. Ben ise ona sakin olmasını söyledim. ''Yakup biraz sinirlendi bu duruma.'' dedim. ''Seninle alakası yok ama o reddedilmeyi kaldıramadı galiba. Sen rahat ol sıkıntı yok.'' ben bunları söyleyince Fıransız Henri'nin gerginliği bir nebze azaldı. Yakup gidince bana böyle durumlarda kızmaması gerektiğini sakin kalması gerektiğini falan söyledi. Ben de iletişim becerilerinin sınırlı olduğunu o yüzden sinirli olduğunu söyledim. ''O, kendisini iyi ifade edemediğini düşündüğü için onunla birlikte olmak istemedin sandı herhalde'' dedim. Bu dediklerimi mantıklı bulan Fıransız peki bana bir şey yapmaya kalkmaz değil mi, bak ben yanımda bıçak, balta falan taşıyorum diyerek, Yakup'u korkutmam için beni zarfladı. Ben de ''Zararsızdır sen rahat ol.'' dedim ve Fıransız'ı uyku tulumuna uğurladım. 

    Fıransız gittikten sonra köpek havlaması gelmeye başladı. Köpeğim, yabancı olduğu için ve bizim arka bahçede çadır kurduğundan Fıransız Henri'ye çemkiriyordu. Gidip köpeği Henri'den uzak bir yere zincirledikten sonra rahat bir uyku çektim. Hernri ve Yakup'u birbiri hakkında bu türlü düşüncelere sokup ikisine de böyle bir travma yaratmış olmanın verdiği hazla kendi kendime kahkahlar atarak uykuya daldım. Sabah olduğunda balıkları yemlemeye gittim ve geldiğimde Henri'yi hazırlanmış bir halde beni bekliyor gördüm. Sabah suya indiğimi görmüş ve kahvaltısını yapıp hazırlanmış. ''Gitmeden teşekkür edeyim dedim sana.'' dedi. Teşekkürünü etti ve yoluna gitti. O gittikten sonra Yakup geldi yemden ve bana onun gidip gitmediğini sordu. Gittiğini söyledim. Yakup '' Siktirsin getsin.'' dedi. Ben de ona olanları ona kahkahalar ata-ata anlattım. Nihayetinde bu hikaye artık sadece Fıransız Henri'nin hikayesiydi çünkü bu gerçeği asla öğrenemeyecekti. Travması yanına kar kalan Henri, muhtemelen topukları selesine değe-değe ülkeyi terk etmiştir.

1 Ağustos 2024 Perşembe

Kurban Olurum

    Ben çocukken, yazları ailecek köye giderdik ve köyde geçirdiğim zamanlardan birkaçı kurban bayramına denk gelmişti. Bu denk gelişlerle birlikte köy hayatında kurban bayramının yerine dair bir iki gözlemim oldu. Mesela, köyde herkes kurbanını kendi kapısının önünde, iyice bileğilenmiş ekmek bıçaklarıyla kesiyordu ve hayvanın vücudundaki kasılmalar bitmeden, ilk kuşbaşı haşlanmak üzere kazana girmiş oluyordu. Mesela, iyi sıyrılamamış kemikleri dişlemekten perişan oluyordu köpekler. Mesela, köyün içinde atının terkisine bağladığı öküz kafasını gezdiren ''Korkunç Mecit'' bizim kapının önüne gelip benim de kafamı keseceğini ve atının terkisinde dolaştırcağını söylüyordu. Sonra da bizim kurbanın kafasını atının terkisine bağlayıp gidiyordu. Meğer hayvanın yüzündeki etleri sıyırıp almakmış niyeti. Tabii bunu sonradan öğrendim ama bu tehdit, çocukluğum boyunca kafamı kesebilecek birinin olduğunu bilerek yaşamama neden oldu. 

    Bundan başka kurbanla ilgli şöyle bir anım var; Yıl 2004, yer Irak, oyuncular ABD'li bir gazeteci ve iki Iraklı. ABD vatandaşının elleri arkadan bağlı ve gözlerini de bez ile kapatmışlar. İki Iraklıdan birinin elinde bir ekmek bıçağı var ve gazeteciyi tıpkı kurbanlık bir hayvan gibi yere yatırmışlar. İki Iraklı birden tekbirler getiriyor ve kurban bayramında kurbanı kesmeden önce söylenen Arapça sözleri tekrarlıyorlar(allahu ekber, allahu ekber, la ilahe illah vs.). Ben bu görüntüleri, eve aldığımız VCD'nin içinde unutulmuş olan bir CD'den izlemekteyim. Ve nihayet Iraklı oyuncular ABD'li gazeteci rolündeki adamı savaş tanrısı Al-Quam'a kurban ediyorlar. Yardım çığlıklarına aldıran olmadığı gibi, boynuna inen ekmek bıçağıyla doğranan gazeteci, kalbinin pompaladığı son kanlar toprağı ıslatırken Iraklıların ellerinde kafası olduğu halde, tekbirler eşliğinde sırıtıyor. Sonrasını izleyemedim zaten. Çünkü kurban ettiklerini anladığım adamı birazdan pişirip yiyeceklerini düşündüm. 

    Nitekim çok geçmeden aşağı-yukarı bu olaydan yedi yıl sonra, Suriye iç savaşı patlak verdi. Bu savaş yaşanırken şöyle bir haber duydum; öldürdüğü Suriye askerinin ciğerini söken ÖSO militanı, elinde tuttuğu ciğeri çiğ çiğ yedi. Bunu duyunca hiç şaşırmadım. Aslında önceden yamyamlıkla ilgili bir iki şey duymuş, birkaç belgesel izlemiştim ama artık Iraklıların kestikleri kurbandan sonra, videonun devamında ölen gazeteciyi kesin yedikleri konusunda kendi içimde bir karara varmıştım. Bu sebeple yukarıda bahsettiğim ÖSO militanı yamyam, benim canımı sıkmamış ve bu türlü kişilerin güneyimizdeki sınır komşularımız olduğuyla ilgili inancımı kuvvetlendirmişti. İçimden ''amk arapları'' diye söylenmekten başka yapacağım bir şey de yoktu açıkçası.

    Arapların yamyamlığının onlara Afrikalı yamyam kabilelerden bulaştığını düşünüyordum ki bu sefer de 2017 yılında tanıştığım bir Afgan mültecinin, bana izletmek istediği fakat benim izlemeyi reddettiğim video çıktı karşıma. Bu karşılaşmada bana izletilmek istenen videoyu izlemeyi her ne kadar reddetsem de bu videoyu izlemek isteyen arkadaşımın bana anlattığına göre videoda geçen olay şu; bir Afgan genç(20 yaşında) kız kaçırmış. Fakat bu olay Taliban'ın hüküm sürdüğü bir bölgede gerçekleşmiş, yani Taliban yönetimi bu kız kaçırma olayında yetkili otorite. Bu bahse konu otoritenin kız kaçırma işlemi için verdiği ceza, kendileri şeriat ile yönetildiği için olsa gerek, ölüm. Fakat bunu uygulayış şekilleri, arkadaşımın anlattığına göre şöyle; kız kaçırmış olan yirmi yaşındaki çocuğu dört taliban üyesi tutmaktadır. Bunların ikisi çocuğun  bacaklarını diğer ikisi de kollarını tutmakta ve beşinci kişi ise elinde tuttuğu ekmek bıçağıyla çocuğun göğsünü yarıp henüz çocuk canlıyken göğsünden söktüğü ciğerini karşısında yemektedir. Bu video bana anlatıldığında tüylerim diken diken oldu, çünkü hayal bile etmeye korktum. Fakat bu insanlar böyle işler yapıyorlar maalesef. Bu sefer de içimden geçen küfür ''amk Farsları'' olmuştu.

    Kurban meselesini en dar haliyle ele almak gerekirse; islami usüllere uygun olarak yahut olmayarak kesilen kurbanlar adak diye tanrılara sunuluyorken birilerinin bu uygulamanın yanlışlığını farkedip ''eğer tanrıyı mutlu etmek istiyorsan bu etlerden yoksul insanların yararlanmasını sağla.'' fikrini ortaya atmasıyla, zayi olan et sorunu çözülmüş ve artık herkes dilediği kadar protein tüketir olmuş. İnşallah olmuştur. Oysa kestiği kurbanın eser miktarını dağıtan insanların, aslında o yıl boyunca yemesi gereken etin onda birini bile yiyemiyor olması durumuyla karşı karşıyayız, o da  kurban kesebilirlerse. Neyse ki artık kimse et yiyemiyor da böyle sorunlarımız yok. ABD'de et alerjisine sebep olan bir kene türemiş zaten. Keşke müslüman memleketlere de gelse de et sorununu yerli köklü çözsek. Bu arada, islam peygamberin amcasını savaş alanında bir mızrak marifetiyle öldürüp ciğerini de yine kendisi gibi tövbe edip müslüman olan sahabelerden, Hind isimli kadına götüren Vahşi ve kadının o ciğeri çiğ çiğ yemesiyle ünlenen bu hikayede olduğu gibi, müslüman yahut putperest farketmeksizin yamyamlık edecek kimseler; genel itibariyle cahillikten gözleri dönmüş ve fizik kanunlarına göre, yanına yaklaşan diğer nesneleri de içine çeken kara delikler gibi, cehaleti yaymak ve yanına yaklaşanı cehalete boğmakla yaşamına devam eden şekilsizlerden oluşuyor.

    Tarihin her devrinde var olan bu şekilsizlerden mümkünse uzak durun. İşbu şekilsizler, her an her yerde karşınıza çıkabilirler. Mesela yolda yürürken onlara rastlayabiliriz. Yanınızdan yörenizden geçiyor olabilirler ve yarın bir gün içlerinden bir şekilsiz, sizleri tehlikeye sokabilecek hareketlerde bulunabilir. ''Bakın bunlar şeytana tapıyor, bunlar sataniz, atayız.'' falan diye ortalığı ayağa kaldıranların, kendi tanrılarına kurban olmak istemelerinden başka, yanlarındaki insanları da kendi tanrılarına kurban etmek istemeleri gibi bir sorunumuz var. Bu sorunun çözümü ise, bu türlü zararlı kişi ve de zümreleri, kurum yahut kisveleri, tekke ve zaviyeleri kapatmak, ayrıca irtica faaliyetlerinin önüne geçmekten başka irticamtrak düşünceleri bile ezip yok etmektir. Eğer böyle yaparsak hem bize huzur içinde yaşayabileceğimiz bir memleket bırakan atalarımızın ruhları şad olur hem de sınırımızın dibinde birbirini yiyen yamyamlar varken ülkemizde böyle şeyler olmuyor olmasını devam ettirmiş oluruz. Aksi takdirde bizim memleketimizde de yamyam kimseler peyda olur ve mazallah bizi yemeye kalkarlar ve bilmeden ve istemeden ve kendi rızamız dışında, ne idüğü belirli yahut belirsiz yamyamların tanrılarına kurban olmuş buluruz kendimizi.(#ÜlkemdeYamyamİstemiyorum)

    Sözün özü şudur; kendi milli menfaatleri için bu topraklara kurban olan atalarımız yerine, şahsi menfaatleri için milletimizi kurban etmek isteyen kötü idarecilere baş kaldırıp, bu us dışı gidişe bir son vermeliyiz. Bu sebeple, eğer kendimize çeki-düzen vermezsek binlerce yıl millet olarak kalmış ve bin türlü uğraşlar sonucunda kendine yurt edinmiş olan Türkler, tarih sahnesinde marjinal bir grup olarak anılmaya başlanacaktır. Bunun önüne geçmek için Namık Kemal'in ''Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini, yoğimiş kurtaracak baht-ı kara maderini.'' sözlerine karşılık olarak Atatürk tarafından söylenmiş olan ''Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini, bulunur kurtaracak bahtı kara maderini.'' sözlerini hatırlamalı ve vatanın vatan olmasını sağlayan milletin kara bahtını, döndürmeli hep birlikte. Bu uğurda gerekirse kurban olmalı. Bu yüzden bu yazının adı ''Kurban Olurum''. Kurban olurum ama itin köpeğin yüzünden değil, milletimin varlığı adına bile isteye kurban olurum.  

Eren İlber

  Gelen geçti konan göçtü uçmağa vardı erenler Boş dimağa güller diken, gençliğe yardı erenler Yetişirken onu gördük aklı selim çok yol duyd...